Bir Mehmet Koç Vardı Ankara’da…

Öğretmen hareketinin simge adlarından, yazar, radyo program yapımcısı Mehmet Koç’u bir Şubat günü yitirmiştik. Onu da anlatacak bölümüyle aklıma düşen Şubat ölümleri dosyası, takıldığıyla kaldı belleğin dallarına. Selim İleri’nin bir yazısı anımsatmıştı ilkin konuyu. Ya gelin görün ki hayatın matematiği de geometrisi de elvermedi yazıya soyunmaya. Kaldı notlar arasında öylece. Yazacağım elbet, İleri’nin aklıma düşürdüğü ölümsüz adları da. Yaşamın sahnesinde yitip gitmiş gibi görünen, ancak çizginin öte yanından hep ışıyan fotoğraflarıyla… Bende kalan, benliğimde kalan izleriyle… Onlardan biriydi Mehmet Koç. 28 Şubat 1998 de yitirmiştik. 28 Şubat 2014’ü de geçtik!.. Onu uğurladığımız gün yazdığım o yazıyı tarihin tozlu defterleri arasından alıp Angora’ya ekliyorum. Memed’abi kentinin kaldırımlarında turlamaya devam etsin diye yeniden… Ü.S.

***

“Bir Garip Ölmüş Diyeler...”

Mehmet Koç (1939-1998) ölmüş!..

Pazartesi (23 Şubat) işe gelmediğini farketmişler, salı da gelmeyince yeğenlerini, arkadaşlarını aramışlar Ankara Radyosu’ndan. Balgat’ta yalnız yaşadığı evinde bulmuşlar ölüsünü. Pazar (22 Şubat 1998) günü öldüğünü söylediler.

Savcı “olağanüstü” bir durum yok ölümünde demiş.

Önceden “ölüm”ü zorlamıştı çünkü!.. Yaşamı da ölümü gibi olağanüstülüklerden uzakta idi. Demek ki bizim “miskin” Mehmet Koç da, yıllardır çocuklara okuttuğu “Miskin Yunus” gibi gitmiş. Güle güle gitsin. On beş gün önce Niyazi Altunya, Koç, ben buluştuk(tu) kendiliğinden. “Sendika” dergisinin Gökdelen’deki bürosunda… Erdal Abi (Çalı) masasına çökmüş gülümsüyordu bize. Taze pide, yağlı kâğıda sarılı pastırma getirmiş Memed’abi yine. Allah’ın köylüsü, hiç eli boş gelmez. Ya ekmek getirir, ya kitap!..

Bir yandan atıştırıyor, bir yandan konuşuyoruz. Niyazi Abi, “Sen acıktığın zaman, öğle üzeri buraya uğra. Her gün bir şey getirir Koç. Bazan pastırma, bazan peynir ekmek” diyor. Neşeliydi Memed’abi:

“Planlarımı yaptım, iki bin yılında ben yokum!”

“Evdeki hesap çarşıya uymaz, kimin kimden evvel gideceği belli olmaz, dur bakalım” dedim.

Niyazi Altunya soruyor: “Ümit, bil bakalım, öğretmen hareketinin en “d..” örgütçüsü kim?” Koç gülüyor, benimsemiş bu sevgi dolu şakayı belli ki. Nazım’ın (Bayata) kulakları çınlatılıyor. Sevgili öğretmenim kızmasın bu kez Koç ekliyor: “Öğretmen hareketinin en “d..” adamı da o’dur, diyor. Gülüşüyoruz.

Yıllar geçince üstünden, acılarını bile, niye ballı bir kederle anımsar insan?.. Sevgili Memed’abi! Miskin adam, öğretmen hareketinin en “çirkin herif”i!.. Türkçe dostu, dil aşığı, edebiyat sevdalısı, kadınların belâlısı (!) geçip koyup gittin işte! Hani iki bin yılı, hani hesap kitap?

Çağırıp durdun ölümün yaylısını, aldı götürüyor şimdi seni doğup büyüdüğün topraklara, çocukluğunun yurduna. De yat gayrı, ko kalsın n’olacaksa bu dünya?..

Ne yazardı, ne bıraktı bildiklerinden, taşıdıklarından geriye bilemiyorum. Bildiğim “cin gibi” zeki olduğuydu; saf, tertemiz bir Anadolu çocuğu olduğuydu, yurtsever bir aydın, sorumlu bir yurttaş, “miskin” ve “köşeli”; güzelliği “çirkin”liğinde çimlenen bir garip ademoğlu olduğuydu.

Son zamanlarda Rüştü Onur’un şiirindeki o “adam”a benziyordu, şapkası altında hayatından “memnun” o adama! “Tek-ü tenha” yaşadı hep, bundan böyle tümüyle tek-ü tenha kalacak, Ereğli’nin güngörmüş, yaşsız yurt toprağında. Bir tozlu Tokat kavağı gibi yaşadı, öyle de göçtü gitti dünyamızdan Memed’abi.

Üç gün sonra duyduk öldüğünü... Gerçekten!..

Yundun yıkandın dünya denilen dertten, iç ağrılarından, sevda sızılarından, yakıcı zehirinde yüzdüğün yalnızlıklardan soyundun, ne kimse takılabilecek sana gayrı, ne sen, seni sevenlere, ortak bir geçmişin suyuyla demlenmiş çaylar sunabileceksin artık!..

Yürüyen bir yalnızlık anıtı gibi gezdin durdun dünyamızda. Sen miydin yalnız olan, bizim onmaz yalnızlığımız mıydı sende yansıyan? Bunu artık hiç bilemeyeceğiz. “Gülmek, ağlamak bitti” deyip geçip gittin. Ne dünyamız eski dünya, ne Ankara eski Ankara’dır artık.

Senin gençliğinde çocuktu bizim kuşak. Seni “yaşlılığında”, yılların yüküyle artan yalnızlığının kuşatmasında tanıdık biz. Kayseri’ye “Kayzer” (!) olduğun günleri bilemezdik. Ama okuduk, öğrendik. Asâsının ucunda tanrıların ateşi var sananların, senin delikanlı dağlarında nasıl söndüklerini... Kimi okuduk, kimi dinledik. Hayatın Zümrütüankasından masal dinler gibi! Çektiklerini, topluca toplumca “çektiklerimizin” sana da çektirdiklerini. Kızdık zaman zaman, anlamadık seni, sonuna kadar kalacağız sandık bu bahçede! Bugün olmazsa yarın dedik! Gün gelecek; anlayacaktık biz de: İşsizliğin, aşksızlığın, “yalnız”lığın “en büyük hapishane” olduğunu...

Bir aydınlık asma gölgesi gibi girdin aramıza, sulara vurmuş söğüt gölgesi gibi de sıyrılıp gittin. Ayağının ucuna basar gibi yürümen, dereye su içmeye inmiş yabanıl yaratıkları ürkütmekten korkan dağlı özeninle karıştın kitabımıza. Öyle de koptun... Kötücül sayrılıktı, yürekti ne önemi var artık bunların?..

İyi biliyorum, sen şimdi kayalarında çamların kök tuttuğu, Orta Torosların doruklarında baygın baygın dolanan, göğün dipsiz karnına yalnızlığın mavi çivileriyle çakılı kartallar gibisin. Ne kadar benzeşirsiniz bilemem, ama bugün seziyorum ki Rüştü (Onur) gibi dolanıp durmuşsun ortamızda, yazılmamış bir şiiri bırakarak bize. Hırkasız halvetsiz, abasız sopasız bir yeniçağ ermişi, kentli bir derviş gibi... Bir yamrusundan bin fide tutan bin yaşındaki zeytinler gibi. Sessiz, dirençli, zehirini içine akıtan...

Senin “öğretmen hareketi” içindeki yerin, Türk sosyalist siyaset sahnesindeki konumun, tutumun, artıların eksilerin benim bileceğim iş değil! Onu, ölümü şimdilik ıskalayan arkadaşların ve tarihçiler düşünsün, toplumbilimciler düşünsün. Karşıyakaya atladın sen, onu da hep bu yakada kalacaklarını sananlar düşünsün!..

Gün gelir; insan, yıllarca kendini tanımlayan bütün dıştan yükleme değer yargılarından sıyrılır, kendiyle kalır, salt kendisiyle! Kendinde olmanın, kendiyle olmanın tırnağına alınır. Kendinde varsa insan, kendiyle bütünse, kendiyle olmayı başarabilmişse, insan özünü insan ormanlarının içinde yitirmemişse!.. Nicedir hep kendisiyleydi o da.

Uzun yıllardır aramızda olmasına karşın, kendi kabuğuna çekilmişti. Bir görünmez çizgi çekmişti sanki insanlarla arasına... Kendiyleydi hep, çevresiyle göründüğü zamanlarda bile! Dinlemiyordu o yüzden, hep konuşuyordu.

“Ben gidiciyim, vaktim sınırlı...” dermiş! Nereden bilecektik?.. Başını içine almış bağ kaplumbağasının ikindi yalnızlığını yaşıyordu nicedir. Yüzü yüzyıllardır yaşadığı “güz”ünün ayaklı sergisi imiş şimdi anlıyorum...

Koç’tan bana yansıyan, onun “çirkin” yüzünü, “miskin” yüzünü güzelleyen bu insan yalnızlığı, insani yalnızlığı oldu hep. Güle güle gitsin. Yollarında evrensel dinginliğin, evrensel suskunun, insan serüveninin yeni bir düzlemde açacak gülleri bitsin.

Yunus, güzel Yunus, miskin Yunus gel hele:

Bir garip

Ölmüş diyeler

Üç gün sonra duyalar

Soğuk suyla yuyalar

Şöyle garip bencileyin

İnsan adamdı Mehmet Koç.

Şimdi çoktan toprağıyla buluşmuştur. Dün (25 Şubat 1998) gitti, Konya plakalı bir cansızgötürenle. Radyoevi’nin önünden uğurladık. O, yollarda iken hep düşündüm. Uçsuz bucaksız Anadolu bozkırından Torosların derinliğine akarken… Ne yazacaklar, kimi ince dereler gibi şırıltıyla, kimi taşkın seller gibi gürültüyle akıp giden bu adamın mezartaşına diye?.. “Yalnızlığımın tek mirasçısı dostlarım” olabilir mi o “yazı” diye de düşünerek…

26 Şubat 1998

Facebookta Paylaş
 

Makaleler


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET