Süzgeç Su Müzesi: Bir Kent Düşü Nerden Nereye, Ya Da Düş Nasıl Suya Düştü (1)

Süzgeç Su Müzesi: Bir Kent Düşü
Nerden Nereye, Ya Da Düş Nasıl Suya Düştü (I)

5. Dünya Su forumu İstanbul’da toplanmıştı.

Özger Acar, ertesi gün köşesinde konuyu Başkent’e (!) bize taşıyacaktı (Dünya Su Forumu ve Ankara, Cumhuriyet, 17 Mart 2009). Ankara’nın bir su ve orman ülkesiyken nasıl suya ve ağaca uzak bir duruma geldiğine değgin çarpıcı bir tarih turuyla…

Bir yıl önce Kızılırmak’tan Ankara’ya su getirilmesi girişim ve tartışmalarını da anımsatan yazı, nicedir düşündüğüm bir “düş”ü bellekten kağıda dökmeme neden olmuştu.

Süzgeç Su Müzesi: Bir Kent Düşü başlığıyla kaleme aldığım bu yazıyı, Dünya Çevre Günü’nü de fırsat bilerek ilk Sevgili Oktay Ekinci’ye göndermiştim. Bir düş-düşünce alış-verişi amaçlı yazısal söyleşiyi başlatmaya kapı aralasın diye…

Özgen Acar’ın yazmayı aklıma düşürdüğü, artık Oktay Ekinci’nin adı ve değerli anısıyla giyinik o düş’ün dillendirildiği mektubu, aynı gün Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’ne, Sevgili Talat Halman’a, Çevre Mühendisleri Odası Ankara Şubesi ile Mimarlar Odası Ankara Şube başkanlıklarına da e-postayla ilettim(di).

Gelen yanıt ve yazıları, konuya yakın ve yardımcı olacağını düşündüğüm güncel haber, yazı ve yorumları da yanlarına koyarak dosyaladım. Gelişmelerin sularında, kaçınılmaz, işin asli sorumlusu ve sahibi ASKİ’yle de yazıştım. Onlara da açtım bu düş-düşüncemi. Bu kurumumuzla yazışmamı da yine kendilerinin bir haberi sağladı, özendirip öne çıkardı. Büyükşehir Ankara’da yayımlanan, Ekinci’ye yazdığım o ilk mektupta da değinilen Çubuk Barajı’yla ilgili bir “müjdeli haber” (Çubuk I Barajı Yeniden Doğuyor, 9-15 Şubat 2011, Sayı: 315).

Günler geçti, köprülerin altından akan sular, an oldu üstünden de aktı. Akan sular akmayan sular birbirine karıştı. Özgen Acar’ın ironiyle anlatıp anımsattıkları tarihin içinden çıkıp dikildi karşımıza, bir kez daha. Hayatın suları suların hayatı dengesini bir türlü kurup tutturamayan bizlere o güzelim atasözünü bir kez daha yineleterek…

Evet! Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patladı! Bizim Süzgeç Su Müzesi: Bir Kent Düşü tasarımımız daha doğmadan boğuldu. 5-6 Ağustos 2013’te başlayan yıkım işi 7 Ağustos’ta bitirildi. Şu yakınlarda sanki orada öyle bir kentsel kültürel miras hiç olmamış (!) gibi son izleri de tıraşlanan Su Süzgeci artık solgun bir fotoğraftır Ankara albümlerinde!..

İşte, Angora’da konuya ilişkin olarak yer alan önyazı(m), Ziraat Fakültesi deneme tarlası üzerinden yol geçirileceği haberi üzerine hazırlanmış bir güncellemeydi. Yine bir haberin ardından, Büyükşehir Belediyesi’nin Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi deneme tarlası üzerinden yol geçireceği haberinin yarattığı kaygılarla yazılmış idi (Büyükşehir Ankara, 16-23 Temmuz 2013)…



Geldik bugüne…

Bugünkü Milliyet Ankara ekinde alan Süzgeç yapısının yıkımıyla ilgili “trajik” haberi (Faili Meçhul Yıkım, Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun kararını beklemeden tarihi Su Süzgeci Binası’nı yıkanlar bulunamıyor) okuyunca başından sonuna bu “Kent Düşü”nün nasıl boşa düştüğünü baştan almak zorunlu oldu. Adı geçen haberden öğreniyoruz ki, Mimarlar Odası, yıkımdan üç ay önce, Süzgeç yapısının “tescil”i ve koruma altına alınması istemiyle Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na başvurmuş…
4 Aralık 2013.

Sayın Oktay Ekinci’ye.
Değerli yazar.
“Kalkınma” bizde toplumsal-ekonomik-kültürel varlık ve sağlığı koruyup-kollayarak yürütülmesi gereken bir toplumsal edim ve eylem olmaktan çıkalı yarım yüzyılı geçti. Falih Rıfkı, daha Çankaya’yı yayımlamaya başladığında (1956) Ankara için, Cumhuriyetin, Atatürk’ün Ankarası olmaktan çıktı diye yazmıştı: Başkentini devletiyle birlikte kuran adamın, onun yanıbaşında kenti ve devleti kurup-gövdelendiren kurucu iradenin bize bıraktığı örnek ve çerçeveden (hareket kılavuzundan) sapılmasına vurgu ile…

Size Ankara’dan bir olası kültürel-doğal-tarihsel yangın ve yıkıma dikkatinizi çevirmek için yazıyorum. Nicedir kafamı kuşatan bir konu bu ve tam da günü! Sizin yazınızı da okuyunca hayatın hay-huyundan çektim elimi, makinenin başına oturdum.

Egli’nin Ziraat Fakültesi de, en az AOÇ kadar, Gençlik Parkı kadar; perişan edilen Çubuk Barajı ve diğer kentsel kültürel miras kadar hakkı yenilmiş, kanına ekmek doğranmış bir kentsel-kültürel mirastır. Yıllar önce üzerinden geçirilen Toros Dağları gibi (!) Keçiören üst geçidi (otoyolu) yetmezmiş gibi, yine Keçiören-Samsun yolu ve kavşakları düzenlemeleri için geçtiğimiz birkaç yıl içinde, nerdeyse fakülte yapıları ve arazisinin dibine-temellerine kadar girildi! Derdim bu da değil şimdi!!!



Keçiören üst geçidine daha varmadan Askeri İlaç Fabrikası Müdürlüğü karşısında konuşlanan Ziraat Fakültesi Dekanlık binasının tam karşısında (arada Keçiören’e giden anacadde var) bir sevimli tepe var. O tepenin altı da yıllardır Gayya kuyusu gibi oyuk beklemektedir. Metro kuyusu! Metro kuyusu başından bu küçük sevimli tepeye tırmanan “şantiye stili” yaya yolundan dolanıp, Ziraat Fakültesi’nin arka bahçesine uzanan Askeri Ekmek Fabrikasının da duvarları dibinden gezinerek bir çevre taraması yaparsanız ne görürsünüz?

Size onu anlatmak istiyorum:

Görkemli bir yeşil alan, anıtlaşmış bir ormancık ve tam bir ekosistem. Yürüyen ve duran beton ve çeliğin saldırganlığından şimdilik uzakta! Sinmiş, kedi gibi kendi toprağı üzerine…

Sağda solda ASKİ’ye ait olduğuna değgin tabelalar göreceksiniz bu kentsel-endüstriyel mimari ve doğal mirasın. Ama bu yere, ta dibine kadar müstakbel rant tüccarlarınca göz dikilmişliğini (!) zihninizden silmeye yetmeyecektir bu tabelalar…

Yıllardır halk arasında “Süzgeç” diye bilinen, öyle de adlandırılan Ankara’nın yakın zamanlara kadar su arıtmasını sağlayan su arıtma istasyonu burası. Benim, yapının o tepecikte yapılanmasına ilişkin olarak, mimari ve mühendislik bağlamında adlar ve kimlikler, dolayısıyla tarihler düzeyinde ayrıntılı bilgim yok. Ama görünen miras kılavuz istemez!.. Benim yapmak istediğim de, iş işten geçmeden duyarlı ve sorumlu çevrelerin konuya dikkatinin çevrilmesini sağlamak!

Yapılar, yapıların mimari karakteri, araziye konuşlanmaları, ağaçlar, koruluk ve yapı içlerindeki müzelik teknik altyapıyla burası koruma altında mıdır, değil midir onu da bilmiyorum. Ama yakın bir zamanda keskin bir bıçakla kentin ve kent doğasının bağrından kazınırsa kimse şaşırmasın! Şimdiye kadar kalabilmiş olması, sizin çok iyi bileceğiniz bileşenlere bağlı olan bu kentsel mirasın korunup müzeleştirilerek (zamanında oraya yerleştirilmesindeki mantıktan da hareket ederek) Fakülte’ye devri sağlanamaz mı?.. Hem gittikçe, kendi çekirdeği içine tıkılan üniversiteye bir soluk alma alanı sağlanır, ve hem de ziraat yüksek öğretimi içinde bu yöre bir eğitim alanı ve müzelik doku olarak geleceğe bırakılamaz mı?..

Belediye, buraya da bir çelik ve beton yığını dikmeyi öngörmüyor ise, burası ZF ile işbirliğiyle bir SÜZGEÇ SU MÜZESİ’ne dönüştürülemez mi? Suyun ve susuzluğun kentsel konuşlanmamızın can yakan gündemi olagittiği şu süreçte, çok yerinde ve doğru bir seçim olmaz mı bu? Ziraat Fakültesi bünyesinde Gümüşdere Yerleşkesi’nde kurulup 21 Kasım 2007’de açılan bir örnek A. Ü. Ziraat Müzesi (başarılı bir deneyim) de var elinizin altında.

Bu girişimi, Süzgeç Su Müzesi’ni kuvveden fiile çıkarmak, başta Ankaralılara ve ortak geleceğine; sonra karayolu siyasetinde elinden tarlası-toprağı alınan Cumhuriyetin bu en köklü ve temel eğitim kuruluşuna olan büyük borcumuzun da bir biçimde ödenmesi anlamına gelmez mi?..

Buraya gelen kentliler, gençler yaşlılar, bir yandan küçük bir ormanın duruluğu içinden süzdükleri havayı ciğerlerine çekerken, öte yandan su ve yaşam bağlamında, başkentlerinin su tarihinden süzecekleri esinleri-esintileri yüreklerinde duymayacaklar mıdır? Çubuk Barajı ve Filtre Tesisleri’ni bir kentsel-kültürel/endüstriyel miras ve rekreasyon alanı olarak koruyup yaşatmayı bilemedik! Su hayattır, su uygarlıktır. Su uygarlığın ve uygarlık kavrayışının atasıdır! Susuz ve suya saygısız, uygarlıklar kurumaya yargılıdır! Bu ayıp topluca hepimizin sırtındadır.

Hiç değilse, tam da yerinde konuşlanmış bu SÜZGEÇ ve çevresinin başta Ziraat Fakültesi ve diğer ilgili kuruluşların da destek ve katkısı alınarak hayata kazandırılmasında daha fazla geç kalınmamalıdır. Bu başarıldığında, bu yönde kurulup işletilecek imeceye emek verenlere söyleyecek tek sözü vardır bu toprağın insanlarının:
“SU GİBİ AZİZ OL”un…

7 Haziran 2009, Ankara.
Facebookta Paylaş
 

Makaleler


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET