Dünden Bugüne Ernst A.Egli den Notlar

“Atatürk’ün mimarı” Ernst A. Egli’nin anılarından:
1955’te yazdığı “Veda Muhasebesi” başlıklı bölümden:


Dünden Bugüne Ernst A.Egli den NotlarErnst A. Egli’nin (Viyana 1893 - Zürich 1974) 1969’da yazımını tamamladığı anıları sonunda dilimize kazandırıldı. Değişik alan araştırmalarında göndermeler yapılan, özellikle ülkemize ilişkin birinci elden notların yer aldığı bölümlerine hep değinilen anılar şimdi elimizde. Egli’nin ülkemizde bulunduğu yıllara ilişkin yaşamın sıcağı içinde tuttuğu bu çok değerli anı parçacıkları şimdi büyük bir “yapı”yı kuruyorlar. Kuruluş yıllarında cumhuriyet mimarlığına damgasını vurmuş bu mimar ve kentbilimcinin toplumsal ve kültürel mimarimizin nereden gelip nereye gittiğine ilişkin olarak düştüğü notlar bugün tarihsel değerdedir. 1927-1940, 1953-1955 yılları arasında iki ayrı ayraçta ülkemizde yaşayan, yaşamı yaşamımıza; yaşamımız yaşamına karışmış bir kent ve kültür insanı Egli. O insanın anılarını Cumhuriyet Ankarası’nın kentsel ve kültürel mirasının hoyratça hırpalanıp târümar edildiği bir süreçte okumaksa ayrıca trajik… Anılar, okuru dünden yarına açılan bir yolun başında ciddi bir durum değerlendirmesine çağırıyor bu yanıyla da. İşte o esinli ve öğretici kitaptan bir bölüm. Eski “yurdu”na ikinci kez gelişinde karşılaştığı manzaradan duyduğu şaşkınlıkla yazıyor Egli:

“… Bu benim için yeni bir durumdu. Atatürk’ün zamanından bu yana ne de çok şey değişmişti. Bana, içten veya sahtekârca, herkesin uymak zorunda olduğu yeni bir sahtekârlık dönemi başlamış gibi geldi. (…) 1927’den 1940’a kadar ülkede çok şey değişmişti. Ama şimdi artık başka bir Türkiye vardı. Ben de farklı bir insan olmuştum. Ülkede geleceğin yolunu çizen o büyük önderin üstün zekâsı ve güçlü güvenilir eli artık yoktu. Onun yarattığı eserleri, parti kavgalarıyla, güç çekişmeleriyle, seçim vaatleri ve küçük insanların bencillikleri, hırslarıyla yok etmek üzereydiler.

Politikacılar dinciler vasıtasıyla ve vergi muafiyetiyle kazanmaya çalıştıkları seçmen kitlesini kullanıyorlardı. Halk her şeyi bilir, hiç hata yapmaz ve her şeye o karar verebilirmiş gibi davranarak halk dalkavukluğu yapıyorlardı. Sanki halkta hiç kıskançlık, sahip olma hırsı, nefret, menfaat düşkünlüğü ve tembelce eski alışkanlıklarında, adetlerinde kalma inadı yoktu.

Demokrasi kitlelerin oy pusulalarıyla ortaya çıkan tartışılmaz, hatasız, tanrısal bir aydınlanmaydı sanki. Sanki bu halk özgür bir halktı, düşüncede özgür, konuşmada özgüDünden Bugüne Ernst A.Egli den Notlarr, davranışlarında özgür… Ama öyle miydi? Gerçekte merkezi yönetim ve polis özgürlüğün sınırlarını çiziyordu. Her şey daha kolay ve daha çok para kazanma noktasında düğümleniyordu. Tarım geriye gidiyor, sanayi pahalı mallar üretiyordu. Çünkü hammaddeden ürün elde edilmesine kadar geçen süreçte bir sürü fırsatçı, asalaklar araya giriyordu.

Dışsatım geriliyor, dışalım yoluyla kazanç sağlayan herkes dışalımı teşvik ediyordu. Paranın değeri düşüyor, enflasyon yükseliyordu. Ücretler para değerindeki artışa ayak uyduramıyordu. Bütün bunlar memurlarda ve iş hayatında yolsuzluğun, rüşvetçiliğin başlamasına, yaygınlaşmasına yol açtı. Kemal Atatürk’ün dava arkadaşlarında optimizmin yerini sinizm almıştı. Politikacılar için kişilik sahibi olmak değerini yitirmişti. Önemli olan kişisel çıkarlarıydı. (…)

Bana gelince, ben de değişmiştim. Farklı devletlerde işlerin nasıl yürüdüğünü çok yakından görüp öğrenmiştim. Kendim de yönetime yardımcı olarak bu mekanizmanın içinde bulunmuştum. Kendi kendime, eğer halk doğru yolda ilerlemesini ve kendisinden başka kimseye hükmetmemesi gerektiğini bilirse ‘demokrasi güzeldir’ diyordum. Ayrıcalıklar ve kişisel çıkar anlayışı, her zaman demokrasinin mezar kazıcıları olmuştur. (…) Herkes herkesle kavga ederek veya kazanılmış haklara karşı çıkarak günlerini geçiriyorsa o zaman demokrasi ne ifade eder? Demokrasi haksızlık üzerine gelişemez, hatta haksızlık hak olarak tanımlanmış, yasalaştırışlım olsa bile…
Kendi kendime her devletteki demokrasi o ülkenin insanlarına göre şekil alır diyordum.
,
En iyi demokrasi üç ön koşulun; zamanın, mekânın ve halkın uyumlu bir fonksiyonu olarak ortaya çıkar. Demokrasi, uluslararası bir komisyonun hazırladığı her yerde ve her zaman örnek alınacak bir şemaya göre yürütülemez. Tabii ki özgürlük demokrasinin hedefindeki en değerli ögedir.  Fakat özgürlüğün içeriğini de her yerde özgürlüğe konan sınırlamalar belirler. Bu sınırlamalar da zamana, mekâna ve halka göre farklı olarak belirlenir ki, hem topluma hem de bireye fayda sağlanabilsin.”
(…) Fakat artık bir husus hakkında uzun zamandır kesin bir kanaate sahip olmuştum: Her toplum ancak hak ettiği demokrasiyi yaşayabilirdi. Demokrasi (Türkiye’den dünyaya) çoğu kez, sadece arkasında bütün bencilliklerin gizlendiği, toplumun yararı gerçek ihtiyaçları dikkate alınmadan ‘herkes herkese karşı’ kargaşasının sınırsızca yaşandığı bir vitrin tabelası olmaktan öteye gidememiştir. Eğer kadın ve erkek her vatandaş, doğru ve adil bir şekilde ortak yaşamın altın kuralına uyarak yaşamak üzere eğitilir ve buna istekli olursa, demokrasi devlet yaşamındaki tek onurlu şekil olabilir. Ama bu kolay değildir. Kesin olan bir şey varsa o da şudur: Demokrasi piramidi basamaklı bir piramide benzer, her devlet piramidin farklı bir basamağında, farklı bir yükseklikte oturup kalmıştır...”


(*) Atatürk’ün Mimarı’nın Anıları / Genç Türkiye İnşa Edilirken, Ernst A. Egli, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım, İstanbul Nisan 2013. Almanca aslından dilimize çeviren: Güven Göktan Uçer, EK: Leyla Alpagut, Bir Kültür İnsanı, Modernist Bir Mimar Ernst Arnold Egli)

Facebookta Paylaş
 

Makaleler


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET