Bal Rengi Hayatlar

Bal Rengi HayatlarBal Rengi Hayatlar

Bu yazım biriktirdiğim küçük şeyler üzerine, durup baktığım, duyduğum, sessizce dinlediğim insan halleri üzerine. Ne güzel sessizce ve tek başıma otururken bir yerlerde, yanımdan geçenleri, arkamda oturanları, durup ayak üstü sohbet edenleri gözlemlemek, hiç tanımadığım insanlara, bilmediğim yaşamlara dair öyküler yazmak, seviyorum sokaklarda tek başıma dolaşmayı bu nedenle. İlginç noktaları hemen telefonuma not alıyorum.Sonra unutup gidiyorum, birden bir ışık yanıyor hepsini hatırlıyorum sevinçle.

Bu kez ışık sevgili Ankaralı gezginlerim oldu, geçtiğimiz Cuma günü. Ankara Somut Omayan Kültürel Miras Müzesine gittik. Adı bu kadar lüzumsuz uzatılan, bir müze adı daha var mı bilemiyorum. Ama biz gezginler tabi hemen neden ‘’Soyut Kültürel Miras’’ demiyorsunuz diye başladık konuşmaya, efendim Fransızca aslından bire bir çeviriymiş, yukarıdan böyle gelmiş cümle. Ne diyeceksin, karşındaki bir öğrenci, heyecanla yaptıklarını anlatıyor hevesini kırmayalım dedik uzatmadık konuyu. Bu soyut kültürel miras dilden dile gelen masallar, ağıtlar, maniler, bilmeceler ile şifa veren ritüeller, kına, düğün, bebek törenleri, Hacivat-Karagöz, meddah, sema gösterileri, âşıklık geleneği, geleneksel sohbet toplantıları, yağlı güreş, tören keşkeğinden mesir macununa kadar uzanabiliyor.

Gazi Üniversitesi öğrencileri harika  iş çıkarmışlar, belediye çok şık bir konak tahsis etmiş, özenle düzenlemiş gençler, takdir ettik. Yaşayan bir müze burası, Hacivat- Karagöz oynatırken ustanın yanına bir yardakçı yani yardımcı gerekiyor. O tabii ki ben oluyorum, hayal perdesinin arkasını çok merak ediyordum. Elime tefimi alıp perdenin arkasına geçtim, gölge oyununa yarısını uydurduğum türkülerle eşlik ettim. Hep birlikte ebru yaptık, masallar anlattık, dolaplar çevirdik, soba isinden ilaç yaptık, eski gelinlikleri de giyecektik ama zamanımız kalmadı.Çıkarken bir sepetten bilmece çektik, benimki ‘’ gece boşalır, sabah dolar’’ dı, bilemedim, çıkışta bahçede kıl çadırlarda topaç çevirdik, güle oynaya Hamamönü’nün sokaklarına dağıldık.

Hamamönü’nde dolaşmayı çok seviyorum oradan bambaşka öyküler çıkıyor, Lawrence Durel’i hatırlıyorum, diplomat olarak gittiği ülkelerde, lojmanda oturmayışını, şehrin varoşlarını tercih edişini, neden böyle yaptığı
sorulunca da verdiği yanıtı ‘’ Varoşlarda yaşayan insanların öyküleri var’’. 

Bal Rengi Hayatlar Bal Rengi Hayatlar

Alışageldiğimiz insan profilinin değişmesi ve dolayısıyla yüzlerdeki ifadelerin, değer verilen küçük şeylerin değişmesi, sohbetlerinin, gülüşlerinin değişmesi, onları izlemeyi, dinlemeyi seviyorum. Bazen gizli, bazen sohbetlerine katılarak. Yazın gitmişsem eğer gelinlerle karşılaşıyorum, fotoğraf çektirmeye geliyorlar. Mehmet Akif Ersoy parkına, bence iyi seçim, parkın doğal ortamında gelinler çok güzel duruyorlar, yanlarında biraz gergin damatlar, sağdıçlar, gayet frapan genç kızlarla her köşesini dolaşıyorlar parkın. Fotoğraf çekmem neredeyse olanaksız, hepsi kapalı olan bu gelinler dışardan birinin fotoğraf çekmesini pek hoş karşılamıyorlar, bende arkadan, yüzleri görülmeyecek şekilde çekiyorum, böyle olunca ses çıkarmıyorlar, derdim gelinliklerinin renkleri, takıldım renge, beyaz değil hiçbiri, hepsi bal rengi, neden?

Moda deyip çıkabiliriz işin içinden, ama bizim nesil beyaz gelinlik söylemiyle yetiştik, beyaz giyeceksin ki, saf olduğun kanıtlansın, saf ve el değmemiş. Eğer ikinci evliliğinizi yapacaksanız bal rengi giyerdiniz, o zamanda beyaz asla giyilmezdi, eh başından bir evlilik geçti ya, saf değilsin artık (!) nesin peki?

Takıldım işte bu bal rengi gelinliklere, bir gün kendimi memnun edecek bir yanıt bulurum elbet, moda yanıtı doğru aslında.Tüketim toplumu oluşumuz, taklit etme hallerimiz, o öyle giymiş, ben de giyeceğim durumları… Ne kötü, modada küreselleşme bize kendi isteğimizin ne olduğunu araştırma, düşünme hakkı tanımıyor.

Küreselleşmenin dayattıklarını düşününce, okuma grubumda en son okuduğumuz kitapla bağlantı kurdum hemen. Arthur Miller’in Cadı Kazanı. Okuyunca anlıyorsunuz ki, dünya var olduğundan beri insan değişmemiş, insan ilişkileri değişmemiş, teknoloji ilerlemiş, müthiş buluşlar olmuş, insan ömrü uzamış, uzaya çıkılmış, konfor sağlanmış vs. ama insan ve ilişkileri aynı kalmış. Ortaçağda Avrupa’da yaşananlar, Salem'de 1692' de yaşananlar, McCarthy döneminde yaşananlar, bu gün yaşadıklarımız hep aynı, aynı amaca hizmet etmiş bu olaylar. Amaç ve davranış biçimi aynı. Kadın erkek ilişkileri de aynı, hiç değişmemiş, insan değişmemiş ne garip, boyu uzamış, elleri ayakları küçülmüş, giyimi, evi değişmiş ama kafa aynı kafa. Eee ne yapacağız bu durumda? Tek bir şey, karşımızdaki insanın değişmeyeceğini görüp ya olduğu gibi kabul edeceğiz, ya çekip gideceğiz, aynı şey karşı taraf içinde geçerli tabi.

İşte tam burada bal rengi ‘ego’dan söz etmek gerekir ama yazı çok uzar, bu konu başka bir yazıya kalsın.

Sevgili dosttan duyduğum güzel bir tanımlamayı paylaşmadan edemeyeceğim; ‘’Ekmekli Kadın’’ dedi güzel sofralar kuran arkadaşı için, o sofralarda sürekli misafir ağırlar ve bundan zevk alırmış, ne güzelmiş ekmekli kadın tanımı.

Ve kitap,bu günlerde İngeborg Bachmann’ın Malina’sını okuyoruz, Gioconda Belli’nin Portakal Ağacında Oturan Kadın’ını da öneririm, tabi ki arada herkesin birlikte yaşadığı işkencecisi ‘’ego’’dan kurtulmanın yollarını anlatan kitapları da ihmal etmeyelim derim ve şiir:

seni yaktım,
kirpiklerin is oldu,
küçük parmağıma sürdüm isini,
sürme çektim gözlerime,
gözlerime baktım, kara kocaman...
aldı kelimelerimi benden
senle boyanmış göz bebeklerim...
karalar arasında orada
öylece sustum...

Lale Ataman



Facebookta Paylaş
 

Makaleler


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET