Bir Mavi Gökyüzü, Bir Gezi, Bir Sergi

Dünyanın kuzey ucuna doğru yola çıkarken -gece gökyüzüne bakmayı unutma, onu ilk defa göreceksin- diye uyardılar beni. 13 saat bulutlarda yol alacağım uçakta, kitabım, yastığım, pır pır çarpan çocuk yüreğimle ilk defayı düşünüyorum.

İlk defa görmek, ilk defa duymak ne cazip bir duygu, bu heyecanı yaşamak için dünyanın bütün ülkelerine gidebilir, bütün müziklerini dinleyebilirim ama Tosca… O Tosca yok mu, onu binlerce defa ilk kez dinliyormuşçasına heyecan duyabilirim, aşk gibi bir şey, Puccini sen olmasan yaşamım çok eksik kalırdı.

Şimdi bilgisayarın başına geçtiğimde fark ettim ki, iki aydır yazmamışım ve okuma grubumdan bir kitap gerideyim, bu ilk defa oluyor. Neden geri kaldım diye düşünmeme gerek yok, nedeni ortada bir gezi ve bir sergi…


Leyla Erbil okuyoruz, kitabımız ‘’Kalan’’ şiir-roman, bir an şiirin içindesiniz, birden romana atıyor sizi, heyecanlı, acı bir serüven Leyla Erbil’i okumak. Salman Rushdie’nin Gece Yarısı Çocukları ise mutlaka okunması gerekenlerden, Mo Yan için sadece okuyun diyorum, kelimeler yetmez çünkü Kızıl Darı Tarlaları’nı anlatmaya. Edebiyat bize yaşamadığımız hatta asla yaşayamayacağımız hayatlar sunuyor, ölümsüzlük bu olsa gerek.

Hiç fotoğraf sergisi açmayı düşünmüyordum, aklıma bile gelmezdi, sevgili UtkuÇakıröz, ‘’bu kadar geziyorsunuz bir fotoğraf sergisi açarak bizimle paylaşsanıza’’ değinceye kadar. Tamamdır dedim ve günlük yaşamımı altüst eden Güney Afrika’ya doğru yola çıktım.

Gördüğü her ülkeden etkilenen duygusal bir gezginim, her ülkede duygularınızı dalgalandıracak insanlar, çiçekler, meyveler, renkler var ama Afrika…

Ümit burnuna gitmek başlı başına bir heyecan, yıllarca haritalarda parmağımızın ucuyla dokunduğumuz o en uç noktaya gitmek,  aaa aynı haritada çizildiği gibi diyerek gülüşmek, bundan sonra artık ufukta güney kutbunun buzullarının olduğunu bilmek anlatılmaz bir duygu. Sonra gökyüzüne baktım, uyarılara gerek yok, o gökyüzüne bakmamak olanaksız, dünyanın dört ucunu dolaştım böyle bir mavi görmedim, büyülendim, renk kavramım, mavi kavramım değişti, küçük fotoğraf makinam öyle çaresiz ki bu tılsımlı gökyüzü karşısında. Tekneye binip denize açıldığımızda artık kanatlarım çıkmış uçuyorum, mavilik olmuştum, kopmuştum dünyanın bütün gerçekliğinden.

Houtbay körfezindeki Duiker adasına gidiyoruz kürklü fokları görmeye, açıldıkça gökyüzünün mavisi denize karıştı ve ben huşu içinde kendimi ağlarken buldum, denizin büyülü mavisi, gökyüzünün ilahi mavisi ve ben ve benim mavi gözyaşlarım… Kürklü foklar mı, sahi onları görmeye gidiyorduk değil mi, onları sonradan fotoğraflarda gördüm. O fotoğrafı sergimizin başköşesine koyuyorum beklerim dostlar kaybolduğum ve kayıp kaldığım maviliğin minicik bir parçasına.


Afrika’da insan ateist olur başka seçenek yok, ne uzak doğuda ne Amerika’nın varoşlarında, ne Küba’ da, ne Rusya’nın kuzey uçlarında böylesine vahşice -diyeceğim ama çok az kalır- sömürülmüş insan görmedim, duymadım, kitaplarda okumadım. Afrika’nın siyah insanı karşısında, beyazlığımdan, insanlığımdan utandım ve hep kırık bir hüzünle dolaştım, özellikle saçlarıma hiç gizlemedikleri bir hayranlıkla bakan, saçların çok güzel diyen siyah kadınlar, sizden özür dilerim…

Artık ben bildiğiniz Lale değilim, o mavi, o siyah, o beyaz aslan, o yavru aslan, o yavru zürafa, o fil ailesi, o siyah leopar, o doğanın gerçek sahipleri, o ilk defa gördüğüm yıldızlarla beni selamlayan gök, yedi aydır yağmur yağmayan susamış toprak beni farklı bir bilinç alanına çıkardılar, teşekkür ederim.

Sisli bir sabah Masa dağına çıktık, yerli rehberimiz sis var diye üzüldü ama o gizemli sisin bizimle oyun oynayacağını bilemezdi tabi, saklambaç oynarcasına kah kaçıp saklanan, kah neşeyle ortaya çıkıp burdayıımmm diye kahkaha atan siste, dünyanın yedi doğa harikasından biri olan Masa dağında şahane fotoğraflar çektik.

Gece safarisinden sonra sonsuzluğun orasındaymış duygusu yaşatan o topraklarda ateşler yakıldı, gaz lambaları, yolumuzu çizen kandiller başımızın üstünde kocaman yıldızlı siyahına lacivert karışmış gökyüzü, zaman zaman yanımıza kadar gelen doğanın gerçek sahipleri, bir parça et, bir kadeh şarap, artık yaşam sona erdi ölsek desek yeri.

Doğanın bir tek düşmanı var İNSAN. Dünyanın sonunu insan kendi eliyle getirmiş bile, çok üzgünüm.

Döndük geldik eve, hadi bakalım fotoğraf seç, ne mümkün, olmaz seçemem, hangi çocuğunu daha çok seviyorsun demişler gibi kalakalmışım. Sergi salonu sınırlı, günler süren uğraşıdan sonra seçtim, bakalım nasıl olacak, öyle bir heyecan basmış ki ruhumu hiçbir yere sığamıyorum, yazmam gerek, okumam gerek, uyumam gerek, yok yapamıyorum, fotoğraflar denizinde kaldım. Bir kez daha dünyanın dört ucuna gittim, bir kez daha ne çok şanslı olduğumu kavradım. Ve hep söylediğim artık sloganım haline gelmiş iki kelimeyi fısıldadım Teşekkürler Hayat.

Fotoğraf değince ilk akla gelen isimlerden biri Recep Peker Tanıtkan, 21. Kasım – 6.Aralık 2013 tarihleri arasında Fotoğraf sergisi var. Pet Holdingin Filistin sokaktaki binasında, ödüllü fotoğrafçımızın sergisine gitmek bir şans benim için.

Ve dans… Çok daldan dala atladım ama bu bilgiyi paylaşmalıyım, dans öğrenmek, yeni adımlar öğrenmek demek, bu da beynimizde hiç çalışmayan birkaç bölgeyi aktif hale getiriyor, beynimizi canlandırıp gençleştiriyormuş, bu cumartesi okuma grubumun toplantısından sonra ASSA ( Ankara Sokak Sanatları Atölyesi) ile dansa başlıyorum ve haydi dansa dostlar diyorum.

Yazacak ne çok cümle birikmiş ruhumda ne güzel, şimdilik bu kadar yetsin, -an- ve- kuantum yaşam -yazılarımı laleatamanblogspota bırakayım, Angora Sanat’ı kıskanmasın, sergi sonrası buluşmak üzere.

Lale Ataman
Kasım 2013 Ankara

Facebookta Paylaş
 

Makaleler


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET