Efsanevi Çin ve Bana Öğrettikleri

Bu yazı bir gezi yazısı değil, bu yazı bir gezinin bir insana neler kattığı, sizin onları alıp alamadığınız, neleri görebildiğiniz, görebildiğinizin ne kadarını özümsediğiniz, ruhunuzla arkadaşlığınızın ne kadar geliştiği konusunda küçük bir inceleme diyelim, kendimden yola çıkarak.

Ülkenizde gezerken kimliğiniz sizinledir, doyumsuz Mardin gezisinde, size bakanlar, ilk anda, eğitiminiz, nereden geldiğiniz konusunda hemen bir tahmin yürütür, size bir meslek, bir aile, bir maddi durum biçer, ama Çin’de sadece kadın ya da erkek turistsinizdir, başka hiçbir kalıba sokmazlar sizi, bu muhteşem bir özgürlüktür, farkına varıp tadını çıkarın. Orada kimliklerinden sıyrılabilir insan ama ya maskelerinden?

Hayat kesintisiz bir öğrenmedir, siz farkında olsanız da olmasanız da öğretir ama bu deneyimin farkına varmak onu kullanmak size kalmış, sizin seçiminiz. İyi, güzel, yararlı deneyimler edinmek niyeti  ve müthiş bir heyecanla bindim uçağa İstanbul’dan, Pekin’de indim, heyecanım daha çok artmış, Çin Seddinin, Tienanmen meydanının, Yasak Şehrin, Yazlık Sarayın ve Pekin caddelerinin beni beklediğini bilmek olağan üstü şahane bir duygu, seviyorum bu duyguyu, insan yalnızca bu duygu için bile seyahat edebilir.

Önce görkemli meydan kucaklıyor beni, mutlu güzler yüzlü insanlar kalabalığı ile birlikte. Çinliler canlı, neşeli, renkli ve abiyeler, nişan var galiba diyorsunuz kıyafetlerini görünce, danteller, payetler, şifonlar. Benim gibi çektiniz fotoğraf karesinde insan girmesin diyorsanız bu olanaksız, böylece ilk kalıbımdan vazgeçiyor meydanı ve yasak şehri o kocaman insan kalabalığı ile birlikte çekiyorum, sonra bakıyorum ki o kalabalık o görkemli yapılara çok yakışmış. Sıcakta, güneş altında, bir zamanlar meydanı dolduran insanlarla empati yaparak, bulunduğum zamandan sıyrılıp onlarla kızıl bayraklar sallıyorum. Kocaman, açmış bir gül gibi içiçe büyüyen yasak şehri, şeytan giremesin diye yapılmış yüksek eşikli kapılarından atlayarak, üstümde prenses kıyafetli varmış gibi başımı ve eteklerimi yavaşça sallayarak dolaşmak, kırmızlar, sarılar mermerler arasında. Anlatılmaz, gidip göreceksiniz başka çare yok.  Bu ‘’ kocaman’’ sözcüğünü sık kullanacağım anlaşılan.

Çin Seddine tırmanış, kalp ve ev şeklinde asma kilitler, kırmızı kurdelelerle duvar diplerini dolanan zincirlere bağlanmış, herkesin gönlüne göre olsun diyerek niyetimi tutup kurdelemi bağlayıp, asırlardır bu basamaklara basan askerlerin ayak izlerinden ilk gözetleme kulesine çıkıyorum, keşke yoğun nemin oluşturduğu sis olmasaydı. Yemyeşil dağlara bakıp, bu yüksek dağları ve duvarları rüşvet vererek aşan insanları düşünüyorum, insan çıkarları uğruna her türlü değerini satabiliyor.

Yazlık sarayda hayatımda ilk defa Lotus çiçeği görüyor ve hayran oluyorum, akşam yemekte lotus çiçeği sapından yapılmış, şeker kamışına benzeyen tatlılar yiyorum, aklım yazlık sarayda kalarak. Dünyanın en uzun iki yanı açık üstü çatılı, her yanı resimlerle donatılmış ahşap koridoru çok yavaş adımlarla, her resme bakarak dolaşmak, sonunda da oturup, lotus çiçekleriyle bezeli göle doğru sade bir kahve içmek isterdim. Ama zaman yok, hızlı olmayız, daha gezip görecek çok yer var. Çaresi yok gidip göreceksiniz.



Çin yemeklerini rahatlıkla yedim, değişik lezzetler tatmak başka bir macera, önceleri bu ne, bu ne acaba diye sorup duruyordum, sonra bıraktım sorguyu, yeni lezzetlerin tadını çıkarıp, keyfine vardım, ah bir sade kahve.

Xi’an dayım, Terracotta askerleriyle birlikteyim, tüm bunları yaptıran Han’ın psikolojik durumu incelemeye değer, ölüm korkusu, sonsuz yaşam tutkusu dünyanın 8. harikasını çıkarmış ortaya. Hep yapılan bu zaten, sonsuz yaşamın sırrına varmak, gençlik iksirini bulmak, yaşlanma korkusu yüzünden insan onurundan bile vazgeçebiliyor. İnsan ölümün karşısındaki çaresizliğini, ölümden sonraki yaşamına yatırım yaparak unutmak istiyor, hep daha çok, daha çok peşinde. Günümüzde asker yerine para, mülk, sefahat araçları istifleyerek sonsuz yaşama sahip olacağını düşünen, bu duygu uğruna her türlü değerinden vazgeçen insan ve hatta sistem yok mu, yazık onlara. Ölümsüzlük duygusuna yenik düşmeyi bir psikiyatrist arkadaşımla kahve sohbeti yaparak konuşmalı. Düşünüyorum da ölüme hazırım, korkum sevgisiz yaşamak.

Çay törenleri keyifli, en güzeli yasemin çayı, yaseminler bizim kasımpatılar gibi, olsun ben yaseminlerin her türlüsünü seviyorum. Kocaman parklar, meydanlar bahçelerde hala yazlık saraydaki prenses gibi dolaşıyorum. Budist tapınaklarında enerjimi temizliyor, oradaki şahane enerjiye uyumluyorum kendimi, tütsüler yakıyorum, dev buda heykellerine, sarı giysili şakacı neşeli Budist rahiplere Sat Nam diyerek kalp çakramı açıyorum.  Hayattaki tek değerli duygu sevgi, sevgiyle yediğiniz yemek sizi doyurur, sevgiyle elini tutabildiğiniz insan mutlu eder, yoksa çöpten bir yemek artığı bile doyurabilir aç karnınızı, satılık bir et anlık açlığınızı bastırabilir, ya sonra? Bana çok duygusalsın diyorlar, bilmiyorlar ki ben yaşamın sırrına vakıfım, onların aradıkları sırra.

Guilin’e akıtıyorum bütün sevgimi ve Guilin şehri bana kollarını açıyor kocaman kocaman. Fil parkında çocuklar gibiyim, nehir, yeşil doku inanılmaz güzel, bahçe peyzajları şahane, yok gidip göreceksiniz çaresiz. Görkemli kırmızı yerel kıyafetleri giyip, fil şeklindeki kayanın önünde fotoğraf çektiriyor, bağıra çağıra pazarlık eden satıcılara gülümseyip dilek ağacına doğru yürüyorum evet kocaman ağaç, etrafında bir ejderha ailesi heykeli, kırmızı bir ip bağlayıp dileğimi pekiştiriyorum.

Fago tepesi,  fil parkından sonra en mutlu olduğum yer, gün batımına, gün boyu topladığım sevgiyi bırakıyorum, sivri tepelere sevgi yolluyorum. İlk anda sivri tepeli dağlar komik geliyor, ilkokulda çocukların yaptığı resimler gibi, bir bildikleri varmış demek ki. Dağlara Fago tepesinden bakmak, çocukluğumda anlatılan Çin efsanelerini dinlemek gibi, etekleri uçuşan prenses olarak merdivenlerden iniyorum 300 den fazla basamak uçarcasına iniliyormuş.

Bir şehri tanımak, gece caddelerinde dolaşıp halka karışmakla tamamlanır. Lavrence Durel’i anlıyorum. Diplomat olarak gittiği şehirlerde, dışişleri lojmanlarında oturmayı kabul etmeyişini, şehrin varoşlarında halkın arasında yaşamayı neden seçtiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Her yede ışık, her yerde en canlı renkler, her yerde müzik ve bağıra çağıra konuşan insanlar. Gece Li nehri kıyısı anlatılmaz yaşanır. Tüm kimliklerimden sıyrılıp, hiç tanımadığım insanlarla, tanımadığım müzik eşliğinde sevgiyi paylaşarak dans etmek, çocukluğumdan beri severim sokaklarda dans etmeyi.

Çinlilerin neden bağıra çağıra konuştuklarını öğreniyorum sonunda, Çince tonlamaya dayalı bir dil, aynı harflerle yazılan bir sözcük, söyleniş tarzına göre çok farklı anlamlara geliyor, tonlamayı vurgulamak için biraz yüksek ses gerekiyor, ama bilmediğiniz bir dili gürültü olarak algılayabiliyorsunuz zaman zaman. Halk müzikleri, konuşmaları, senfonileri, hep gürültülü ve tiz, benim gibi bas sesleri seven biri için zor anlar.

Li nehrinde tekne gezisi en çok beklediğim an, çocuk bir meleğin, sırf eğlence olsun diye çizdiği bir resim gibi doğa. Dağlar, yeşil yeşil kahkaha atarak akan nehir, efsaneyi yaşamak, pembe giysili prensesin, prensle birlikte tekne gezintisi yaptığı anı yaşamak anlatılmaz yaşanır, yok gidecek göreceksiniz çaresi yok.


Guilin’den üzülerek ayrılıyorum, Sanghay’a doğu, biliyorum o dünya ticaret merkezi olan şehre gitmek üzere uçağa bindiğimde bu efsane bitecek.

Yükseklikte dünya ile yarışan cam kaplı görkemi ve gücü yansıtan gökdelenler, ışıklar, daha yüksek, daha yüksek binalar doğuran şantiyeler, bitti işte benim Çin efsanesinde yaşayan prensesle empatim.
Madem böyle, yükseğe çıkalım bakalım dedik ve 468 m. lik Pearl televizyon kulesine çıktık, ne kattı ruhuma, hiç.

Neyse ki   Şanghay müzesi var,  sanat anlam katıyor her zaman olduğu gibi her şeye.

Taklit markalar satan alışveriş merkezlerini pek sevmiyorum tabi, bir ara nasıl sıkıldıysam arkadaşlarıma çıkalım hadi demişim, bunu duyan yerli rehberimiz beni bizim rehberimize ispiyonlamış hemen, Türkçe de biliyormuş demek ki, ah bu para…

Yorgunum, uykusuzum herkes gibi, en az uykuyla idare ediyorum, ölmeyecek kadar,  daha çok uyumak adına şehirden vazgeçmek istemiyorum, eve dönüşte uyurum, eve dönüş mü, hayatımda ilk defa evimi özlememiş olduğumu fark ediyorum, biraz daha kalalım ama Guilin’de kalalım, Li nehri kıyılarında.

Bir gezi bir ülke neler neler öğretir insana, en büyük ve anlamlı dersi Suna Teyzeden aldım, bir kriz anında vakur, sakin, olgun tavrıyla inanılmaz bir ders verdi, onun o vakur, anlayışlı, pozitif tavrını asla unutmayacağım, bu asil kadına teşekkür ederim. ‘’ Ne kadar sevgi dolusun, hiç bu kadar sevilmemiştim hayatım boyunca, hep kolların sevgiyle açık’’ dedi bana, gururlandım.


Şanghay’da son gecemiz, dans edilen bir park olduğunu duyuyoruz, soğuk biralarımızı elimize alıp, gökdelenler arasında, geniş caddelerde parka doğru yürüyoruz. Yürürken düşünür Çin Prensesi, insanları, değerlerini, çıkarları uğruna neler yapabileceklerini, Çin Seddinin bile kapılarını açabileceğini, Han’a altın kazan diye, bakır kazanları, altın kaplayıp yutturabileceğini, insan ne zaman anlayacak ölümlü olduğunu ve hayatın anlamının sevgi dolu bir yürekte olduğunu?

Kriz anları uzun gezilerin sonlarına rastlar hep, yorulmuştur insanlar, uykusuz kalmıştır, değişik yemekler sindirim sitemini zorlar, aynı insanlarla 24 saat beraber olmak maskeleri taşımayı zorlaştırır, maskeler ne kadar çok ve ağırsa taşımaya devam etmesi o kadar zorlaşır, zaman zaman yerlere düşer o maskeler, altında gördüğün yüze inanamazsın. İnsanın korkunç, acımasız yüzüne, maske mi dayanır, dayanmaz tabi, Şanghay sokaklarında yere düşer parçalanır.

İşte müzik sesi duyuldu, dünyanın öbür ucunda, gökdelenler arasında, yarı karanlık bir parkta, yüzünü tam görmediğim bir adamla, soğuk biramdan kocaman bir yudum alıp sevgiyi seçmeyenler için yapabileceğim bir şeyin olmadığını görüyor, bedenimden fışkıran ter eşliğinde esmer bir eli tutup dans ediyorum.

Her şeye rağmen sevgi dolu kucağımı kapatmayarak İstanbul uçağına biniyorum, derin, mutlu huzurlu uyuyorum, rüyamda bana eşlik eden efsanedeki prensesle vedalaşıyorum.  Biz uyurken arkadaşlarımızdan biri televizyon izliyor, film birden kesiliyor, ekrana ‘’ mesajınız var’’ yazısı geliyor, dokunuyor bu cümleye, evlilik yıldönümleri nedeniyle Ankara’daki eşinin ona gönderdiği kutlama mesajını okuyor, sevgi en güçlü duygu, bu ince ruhlu adamı kutluyorum, mutluluğunuz devam etsin sonsuza kadar.

Sabah ülkemdeyim ve ne olursa oldun diyorum dünyanın en güzel ülkesinde yaşıyoruz, teşekkürler hayat.

Bu gezi için bizi bir araya getiren Sevgili Hasan ve Şükran Pekmezci hocalarıma, geziyi organize eden Abidin Lütfi Demir’re,  Metro Turizme, tüm gezi boyunca yaşamı paylaştığım, sevgi çoğalttığım, hayattaki tek değerin sevgi olduğu bir kez daha hatırlatan dostlara, teşekkür ederim.

Facebookta Paylaş
 

Makaleler


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET