Kabus'un Kabristanı'nda (2)

Bazı çocuklar kendilerini leyleklerin getirdiğini öğrendiğinde hiç şaşırmadı. Mümkündü böyle bir şey. Büyüyüp anatomi öğrendiklerinde bu inançlarından asla vazgeçmediler. Hatta daha da  inandılar buna; oysa bu onlara söylenen ilk yalandı. Normal yollardan dünyaya gelenler ile bir türlü anlaşamadıkları için de iyice emin oldular, anne ve babalarının kucaklarına leylekler tarafından atıldıklarına. Kim bilebilirdi ki yalanda olsa kısmen gerçeğin söylediğini.
Aslında kendilerine ilk ve son kez söylenen bu yalanın şifrelerini çözmek için uzunca bir yol almaları gerekti. Onları leylekler getirdiğine göre bu dünyadan değillerdi. Hepsi Kâbusun Kabristanı’ndan tek tek seçilerek alınmış ve de dünyaya salınmıştı. Sonradan başka adlar ile de anılmaya başlandılar, indigo çocuklar, kristal çocuklar...
Dünyaya salındıktan sonra da gördüler kaç bucak olduğunu. Leyleklerle birlikte gelen öz değerlerinden dünya bir haberdi. Yedi ölümcül günah sarmıştı her yeri. Onlar zaten leyleklerin ağzından sarkan bohça içinde atmosferden içeri girdikleri anda görmüşlerdi karanlığı, karanlığı bastırmak için ışıktan geldiklerini de işte o biraz önce bahsettiğim anda anlamışlardı.
Onlar kâbusları savaşmak için sevdi, macera için sevdi. Yedi günahın karşısında yedi sonsuz ile durdu. Ayak diredi, geri çekildi, tekrar ileri atıldı. Üç ileri bir geri verdi savaşları. Geri giderken ağır yaralarına rağmen sevgililer edindi. İlerler iken sevgili bile durduramazdı onları.
Kim ister ki hülyalardan kâbuslara geçmek?
Kâbusları bol bir memleketimiz var. Ne güzel.
Uyumadan da kâbusu yaşadığımız renkli bir ülkemiz var ne güzel.
Neresi güzel bunun?
İnsana hiç mücadele etmemesi gereken, doğal hakları bile olan konularda savaşma isteği mi veriyor?
Sadece Kâbusun Kabristanı’ndan leyleklerin getirdiği çocuklar mı böyle düşünüyor.
Onlar daha ve de hala büyümediler mi?
Hep böyle değil miydi? Kâbusların üzerine serpilen hülyalar...
Bakın iki ayaklı bir kâbustan bahsedeyim sanat adına, siyasete girmeye gerek yok henüz. Ama önce şunu söyleyeyim, “Leyleklerin Getirdiği  Yazarları”nda sanatçı olduğunu keşfetmiş yeni bir kesim keşfettim. İlginçti onlarla muhabbet etmek. Diğer yandan kitap basıp satmayı beceremeyen sanat simsarları ile de muhabbet ettim. Ağlamaktaydılar hep, suç hep halktaydı. Kitap almıyordu halk. Ulaştırılamayan dağıtılamayan kitapların sorumlusu da onlar idi.
ekonominin zincirleri de bambaşka bir şeydi.
Sanatçılardan yazarlar mı onlar hem çıbanbaşı hem de şamar oğlanı kıvamında… Öğrendim ki yayıncıların lüksleri de varmışmış. İşte o anda anladım; Ona göre yürüyordu sanatın ticari işleri. İşine gelirse durumu. "Sen sanatçı değil misin ezilmek en doğal hakkın, eziyoruz bizde işte layığıyla" deseler anlayacaktım da. Böyle kibarca düzülmeye çalışılmak pek de er meydanlarına yakışmıyor hani. Hani sorsalar er meydanı neresi, diyeceğim ki işte tam burası.
Biz neredeysek orası.
Anlaşılmaz olmak kaçınılmaz. Anlaşılmaya çalışılmak da yine lükslere kalmış. Sizin lüksünüz arasında sanatçıyı anlamak ve kavramak var mı?
Ne Rönesans’ı ne de benzeri bir yükselişi yaşamayan ülkemizde sanatı, sanat tacirlerinin nasıl öldürdüğünü de gördük. Hatta onlarla yarışan sanatçıları da. Sistemin baş tacı ettiği doğuştan ressam arkasından fotoğraf sanatçısı sonrasında yazar hatta çamur güreşlerinden çıkıp üniversiteye silahla giren ilk sanatçı milletvekili gibi. Vereceğim en güzel örnek budur bu konuya. Örnek bol, bir tane daha mı? Sistemin en büyük dünyasal ödülünü ülkesini karalayarak hatta içinden çıktığı ekmeğe küfrederek ve de hatta tükürerek alan adam. Hatırladınız mı? Yazdığı da sipariş üzerine olan bir kitap, evet dünyanın ödülünü alan kitaptan bahsediyoruz. Cüzdanına bankalar giren bir amcanın siparişi. Ve tabi ki konuşan mekanik materyalizm. Bu mekaniklik ile sözde ruhlarla sözde yükselişini sürdüren sistem. Tabiri caiz ise şeytanın hükmettiği sistem modeli bu evet ta kendisi. Kendi gibi olanı yüceltip diğerlerini özellikle ele geçirilemezleri bertaraf etmek için her şeyi yapan yaygın sistem.
Güzel ülkem benim her sanatçı kendi ajansı, her yazar kendi yayınevi olduğunda halk da kitap alacak mı? Sanatçı özgür kaldığında ekonomiden kendine düşen payı aldığında satılmış sanatıyla daha hızlı yürüyecek. Satamayacağı sanatı icra edene dek.   
Bu güzel bir rüya olurdu kâbus değil. Ama her şey kâbus.
Ağız dolusu küfürler etmek istiyorum. Ağız dolusu haykırışlar salmak orta yere. Ulan diye başlamak istiyorum gene. Ulan da çift cinsiyetli bir kelimedir baylara ve bayanlara… "…” diye daha gün görmemiş entel dantel küfürleri de geçip öz küfürlere geçmek…
Birde bu yazım sanatında da her şey beleş. Ana malzeme olan ak beyinler ve ruh da bedava beş para etmiyor.
Yılların birikimi sanat simsarlarının elinde zarar etmeme kara geçme projelerine dönüyor. Hadi buda layığı ile uygulansa.  "Kardeşim eserini bizimle paylaştın aç mısın tok musun" diye bile soramayan bu sanat simsarları için bedava iş gücü yazarların sanatçıların hepsi.
Yazarlarını ezerek ve de küçük düşürerek yol almak isteyen simsarlar. Veballer her zaman ilahi kudretin egemenliği altındadır. Döner dolaşır ve tokadı öyle bir yapıştırır ki, kendi vicdanınla baş başa kaldığında hangi lüksü tercih edesiniz diye de sormaz.
Sanatçı hakkını aradığında.
Ayıp mı eder?

Facebookta Paylaş
 

Makaleler


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET