Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)

Bu sayfa ANKARA ANATOLYA DOĞA SPORLARI DERNEĞİ tarafından hazırlanmaktadır.
http://ankaraanatolya.com/


1. GÜN

Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)10 Temmuz sabah biz 8 arkadaş (Mehmet Ekim, Hamza Yücel, Feriha Yıldırım, Adil Yerli, Şenol Tanrıkulu, Derviş Çanakçı, Aysel Sığırlı ve ben Şerife Arslan) Alamancı minibüsümüzde, arkada çadırlar, uyku tulumları yola çıktık.

Hedefimiz Zeus’un karısı Hera, Akıl tanrıçası Athena ile Güzellik ve Aşk tanrıçası Afrodit’in arasında kalan Çoban Paris’in yaşadığı İda (Kazdağları).. Yol uzun fakat güzel bir macera olacak biliyoruz.

Klasik bir güzergâhtan değil de Ayaş Beypazarı üzerinden gidiyoruz. Hedefimiz önce Köroğlu Dağlarını fethetmek.

İnözü Vadisi Karagöl de kahvaltı için duruyoruz, Şenol’un yapmış olduğu nefis kreplerin arasına peynirleri domatesleri sarıp üstüne de karpuzumuzu yiyoruz, manzara güzel keyfini çıkarıyoruz.

Karnımız doydu yola çıktık, aklımızda Köroğlu Dağları dilimizde Benden selam olsun Bolu beyine nakaratları. Manzara güzel, hava sıcak, akan dereyi görünce serinleme zamanıdır deyip sıvıyoruz paçaları, gülme şakalaşma faslı önce Adil Bey’in kayıp beline kadar suya girmesiyle, sonra Hamza’nın ayağının kayıp başını taşa vurmasıyla paniğe dönüşüyor. Hamza bizi epeyce endişelendiriyor, fakat iyi olduğunu söyleyince rahatlıyoruz.

Taşlık orman yolundan arabayla epeyce zorlanarak çıkıyoruz artık, Köroğlu’na selam durma zamanı. Arabadan inip çantalarımızı hazırlıyoruz yola düşüyoruz Feriha’nın ise çalışması lazım onu bırakıyoruz. Yolda önde giden Mehmet Hoca ve Adil Bey bir kurtla karşılaşıyorlar. Kurt bizimkileri görünce yolunu değiştiriyor :)

Manzara tırmandıkça güzelleşiyor fakat Şenol ve ben arkada kalıyoruz. Meyve molasında, onları bir ağaç altında beklemeye karar verdiğimizi söylüyoruz ekibe, kabul etmiyorlar. Tırmanmaya devam ediyorlar bizimse sıcaktan halimiz kalmadı duruyoruz gitmiyoruz. Bizi çağırmalarını ise Şenol ile duymamış gibi yapıp gölgede oturuyoruz, fakat Mehmet Hoca can alıcı cümleyi söylüyor başka yoldan döneceğiz ve burada kurt var yürüyün! Ne demişler emir demiri keser kurda kuşa yem olmaktansa yürümeye çalışıyoruz.

Mehmet Hoca tempoyu bize göre ayarlıyor ve ikimiz onun arkasında yürüyoruz. Yolda bizim çok rahat zirve yapacağımız söylüyor haklı da, ama benim spor ayakkabılar su alıyor Şenol ise daha yeni hastalıktan kurtuldu çekiniyor biraz. Mehmet Hoca’nın motive edici sözleriyle ilk ben varıyorum zirveye. Zirvenin en güzel anları bayrakla fotoğraf çektirdiğim anlar. Büyük bir keyifle hep birlikte zirvede fotoğraf çektiriyoruz Bolu Beyi’ne selam söyleyerek. Zirvede ne sıcak kalıyor ne yorgunluk, çok keyifliyiz hepimiz ama 15 dakikalık zirve molasından sonra iniş başlıyor oldukça tempolu bir yürüyüşle varıyoruz Feriha’nın yanına, heyecanla anlatıyoruz maceramızı onunsa yorgunluktan uykusuzluktan gözleri kapanıyor.

Beypazarı’na doğru dönüş faslı başlıyor hava karardı artık ve acıktık. Daha önce gitmiş olduğumuz Bağ evinde yemek yemeyi öneriyor Mehmet Hoca, güzel bir yer hemen tarhana çorbasıyla açlığımızı bastırıp yöresel tatlara geçiyoruz, çay keyfinden sonra orda çadırlarımızı kurup kuramayacağımızı soruyoruz işletme sahibine. İşletme sahibi güler yüzlü iyiniyetli bir esnaf memnuniyetle kabul ediyor. Feriha için çalışma ortamı da hazırlanıyor o sabaha kadar çalışacak ve raporunu bitirip bizimle tatilin tadını çıkarabilecek. Ben ve Şenol arabada kalmayı tercih ediyoruz ben ne de olsa acemiyim henüz çadır tatilinde, Mehmet Hoca uyku tulumunda açık havada kamelyada yatmayı tercih ediyor Aysel ve Adil Bey çadırlarını kuruyorlar. Çeviz ağaçlarının altındaki bahçede tavuk ve keçiler de var. Keçi ve horoz sesleriyle sabah uyanıyoruz.

2. GÜN

Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)Sabah güzel bir kahvaltı yapıyoruz Bağ evinde ve işletme sahibinin babası Mehmet Ali Amca’dan bize bir türkü söylemesini rica ediyoruz kırmıyor, o yöreye özgü bir türkü söylüyor. Mehmet Ali Amca 80 yaşından fazla ama ruhu genç belli, anlatıyor eskilerden keyifle dinliyoruz ama bizim daha görecek çok yerimiz var gitmemiz gerekiyor.

Arabaya binerken pazara gelen köylü kadınlarla sohbet ediyoruz. Nallıhan’a doğru yola çıkıyoruz. Kuş cennetinde mola verip, fotoğraf çekiniyoruz daha önce defalarca geldiğimiz bu yerin her mevsim ayrı bir güzelliği var.

Buradan Göynük yönüne doğru Sarıçalı Dağı’nda Karacasu (Uyuzsuyu) Şelalesi’ne gidiyoruz. Bu şelalenin suyunun her yıl 21 Martta küçük bir kaynaktan 36 derece sıcaklıkta çıktığı ve suyun gittikçe soğuyarak 50- 60 metre yüksekten travertenlerden döküldüğü ve her yıl eylül ayı sonunda da kuruduğu söylenir.

Biz gittiğimizde çadır kampı yapan bir aile ile iki üç günübirlik ziyaretçisi vardı şelalenin. Hep birlikte şelaleyi görmek için aşağıya iniyoruz. Önden giden Derviş kıyafetleriyle tırmanıyor şelaleyi ardından Adil Bey ve Mehmet Hoca bol bol fotoğraflarını çekiyorum. Aysel ve Şenol da yavaş yavaş suyun altına giriyorlar, tabi ki ısrarlara dayanamayarak :) ben de çıkıyorum şelaleye, su çok tazyikli akıyor başımızdan aşağı ama çığlık çığlığa eğleniyoruz. Mehmet Hoca ensesini :) Adil bey de çoraplarını yıkadıktan sonra kurumak için güneşlik alana çıkıyoruz. Hepimiz kıyafetlerimizle girdik şelaleye. Şenol ve ben tahterevalliye binerek çocukluğumuza dönüyoruz yeniden. Çocukluğuna dönenler arasında Mehmet Hoca da var o salıncağı tercih ediyor. Fakat ciddi kız Feriha kötü çocukların hiçbirisine uymadan dersini çalışmaya devam ediyor, biliyor oyun oynayacağı zamanı. Mehmet Hoca ve Şenol’un boks maçı ise ilginç görüntülere sahne oluyor hemen fotoğraflıyoruz tabi ki.

Anıt Ağacı da görmek istediğimizden tekrar yola çıkıyoruz. Hacılar köyü Esenler bölgesindeki bu anıt Ardıç ağacı yaklaşık 500 yıllıkmış. Çevresi piknik alanı gibi düzenlenen bu yerde Mehmet Hoca usulü sulu salçalı makarna, salata, helva ve kavundan oluşan öğle yemeğimizi yiyoruz. Ekip uyumu mükemmel herkes işin bir ucundan hemen tutuyor ortaklaşa pişirilen her şey yine hep birlikte keyifle yeniyor. Karnımız doyduktan ve anıt ağaçla fotoğraf çektirdikten sonra gözümüz yolda görülecek daha çok yer var ve zamanımız kısıtlı hala Ankara sınırlarındayız. Ekip içinde gülüşmelere yol açıyor bu sürekli Ankara da olma halimiz.

Mihalıççık yoluna dönüyoruz sırada Gürleyik var yol üzerinde ve onu da fethetmeden suya girmeden gitmek olmaz. Önce kahveye uğruyoruz burada çok güzel dut ağaçları var hep birlikte saldırıyoruz. İzin almak aklıma gelince, yiyin yiyin sebil bu diyor bakkal sahibi hafif bıyık altından gülerek. Arabada mayolarımızı giyiyoruz artık kurumak zor olur. Mehmet Hoca büyük bir fedakârlık yaparak bizi suyun kenarında yürüyüp fotoğraflıyor. Suyun debisi yüksek yüzüyoruz, kayalardan atlıyoruz, yürüyoruz. Hepimizin ayakları bacakları çiziliyor Derviş ve Adil Bey epey yardım ediyorlar bize. Suyun kenarında mangalcılar var ilgilenmiyorlar bizimle çok alışkınlar burada yüzülmesine diye düşünüyorum. Ben en arkadayım bir ara kafamı kaldırdığımda biraz önce yanlarından geçtiğimiz gençlerin çalıların arasına dizilip bizi izlediklerini görüyorum, komik görünüyorlar sanırım onlar için biz de öyle görünüyoruz.

Büyükçe bir havuza geldiğimizde burada yüzüyoruz daha fazla devam etmiyoruz. Mehmet Hoca için de suya girme zamanı artık ve o da keyfini çıkarıyor. Hamza, Aysel, Adil Bey Şenol ve Derviş üşüyor ve dönüşe geçiyorlar. Suda biraz daha kalıp arabanın yanına gidiyoruz. Biz gidene kadar bizimkilerin köylülerle sohbeti ilerlettiğini kayısı ve kiraz toplayıp yediklerini görüyoruz ve keyifle onlara katılıyoruz.

Yola devam ediyoruz sırada Sarıyar Hasan Polatkan Barajı var. Burada da fotoğraf için mola veriyoruz, manzara çok güzel. Yolda gördüğümüz büyük bir geyik hepimizi heyecanlandırıyor. Su bakıyoruz artık hava kararmaya başladı çadır kuracağız. Uygun yer bulmakta zorlanınca, yol kenarında bir eve soruyoruz onlardan su alıp alamayacağımızı ama onlarında suyu yok. 500 metre ilerdeki çeşmeden alıyorlarmış tarif ediyorlar gidiyoruz ve çadırlarımızı kuruyoruz. Ben acemi çadırcı yine arabada kalacağım. Hemen tarhana çorbası yapıyorum arkadaşlar çadır kurarken ve çay demliyoruz. Açız ve yediğimiz her şey çok lezzetli geliyor.

Güzel bir ateş yakıyor erkekler, başında çekirdek çay keyfi yaparken bir araç geliyor yanımıza, merak ediyoruz kim olduklarını. Biraz önce su sorduğumuz ev sahibinin eşi Kudret Beymiş, Ankara’da yaşıyorlarmış onlar da bizi uyarmak için gelmişler. Bizim kampa çok yakın bir yerde ayıların ini olduğunu, civarda 6 ayı olduğunu ve bir tanesinin kendisinden bile iri olduğunu söylüyor. Bakıyorum en az 1.80 Kudret Bey, sadece ayı değil kurt ve geyiklerden bahsediyor. Su içmek için de bizim bulunduğumuz yeri kullanıyorlarmış, tehlikeli olabileceklerini söyleyip bizi uyardıktan sonra gidiyor. Ekip epeyce konuşuyor bu konuda ve ateş olan yere gelmeyeceklerini düşünüp, büyük kütükler getiriyorlar. Dışarda yiyecek hiçbir şey bırakmıyoruz. Adil Bey, Derviş, Şenol ve ben diğerleri yattıktan sonra biraz daha sohbet ediyoruz. Gökyüzünde yıldızlar pırıl pırıl parlıyor, uykum gelince ben kalkıyorum diğerleri sohbete devam ediyorlar. Bir ara araba farıyla uyanınca, dışarda Adil Bey’in birileriyle konuştuğunu fark ediyorum ama minibüsten inmiyorum. Araba gidince içki içen köyün gençleri olduğunu öğreniyorum Adil Bey’den. Ondan başka herkes yatmış o ise sürekli ateşi tazeliyor, yatıp yatmayacağını soruyorum, ateşin sıçramasından endişe duyduğunu ve uyumayacağını öğreniyorum. Sabaha kadar nöbet tutuyor Adil Bey büyük bir fedakârlıkla. Şenol Adil Bey’in sözünü tutup kendi çadırının önünde nöbet tutmamasını tüm gezi boyunca söylüyor, epey gülüşmelere yol açıyor bu sözleri.

3. GÜN

Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)Sabah Kartaldüzü Ayıini mevkiinde :) uyandığımızda Adil Bey ve Derviş’in çayı demlediklerini görüyoruz. Kahvaltımızı çeşitli ayı hikâyeleriyle, esprileriyle yaptıktan sonra Şenol’un yaptığı nefis Türk kahvesini içiyoruz. Herkesin benden fal beklentisi var Hamza’nın ortaya attığı benim iyi fal baktığım efsanesi maalesef tutmuş. Kırmak istemiyorum kimseyi ama, size yol var ve 3 vakte kadar da kısmetten öteye gidemeyince :) inanıyorlar bakamadığıma.

Yola Mihallıçık üzerinden Eskişehir’e doğru devam ediyoruz. Ayçiçek tarlaları yol boyunca sıralanıyor, güneşe dönmüşler yüzlerini biz de onlara. İniyoruz arabadan ve giriyoruz tarlalara güneşin gülüşleri ayçiçeklerinde, bizim gülüşlerimiz ise fotoğraflarda. Ayçiçekleri rüzgârın şarkısını söylerken, biz de ruhlarımızı arındırıyoruz. Huzur ve mutlulukla çıkıyoruz yola ve veda ediyoruz doğanın gülen yüzü ayçiçeklerine.

Bursa’ya doğru devam ediyoruz. Bozüyük ile İnegöl arasında Mezit 1 Mezit 2 diye giden yanılmıyorsam 11 köprü var. Manzara güzel çay molası veriyoruz ama omletler menemenler de güzel görünüyor, yemeden gitmiyoruz tabi ki. Adil Bey, Şenol ve Derviş ise İnegöl köftesi yemek istiyorlar.

Dinlendik mola iyi geldi hepimize sırada, İnegöl’ün 95 m yükseklik ve 720 m uzunluğundaki meşhur Oylat Mağarası var. Oylat Mağarası, Oylat Deresi kanyonunun çıkış noktasında bulunan yerüstü mağaralarından birisi, gelişimini tamamlamış fosil bir mağara ve turizme açılmış. Mağara girişi çok büyük ve yerin betonla kaplandığını görünce üzülüyorum. Girişte ısı farkını hemen hissedip ürperiyoruz ama bu serinlik iyi geliyor hepimize.

Mağara birbirine bağlı iki kattan oluşmakta; birinci kısım; burası girişten çöküntü kısmına kadar olan bölüm, dar galerilerden oluşuyor, içinde dev kazanlar ve damlataşı havuzları bulunuyor, ikinci kısım; büyük çöküntü salonunun olduğu bölüm, iri blok ve dev damlataşı sarkıt-dikit-sütunları bulunuyor. Fantastik bir yolculuğa çıkmış gibiyiz, yarasa sesleri var, sonradan öğreniyoruz yaklaşık on bin yarasa varmış mağarada. Sarkıt ve dikitler bir heykeltıraş elinden çıkmış gibi, kimini buda heykelciğine benzetiyoruz kimini roma askerlerine. Fotoğraf çekiyoruz içerde Arap turistler çoğunlukta.

Mağaradan çıktıktan sonra yolda bol bol gördüğümüz kestane şekerleri gel beni al çağrısı yapıyor bize. Bu çağrıya kulak vermemek imkânsız, biraz pazarlıkla koca bir kutu kestane şekeri alıyoruz.

Akşam da Kampı Kaz Dağları’nda atmak istediğimizden Susurluk’ta yemek molası veriyoruz. Hedefimiz artık Altınoluk Narlı Köyü Darıdere Kamp yeri. Dağ yolunda 16 km gidiyoruz ve kamp yerine yaklaştığımızda önde oturanlar bir ceylan görüyor. Saat gece 2 gibi kampa varıyoruz. Arkadaşlar kampın işletmecisine haber veriyor ve çadırlar kuruluyor. Herkes derin bir uyku uyuyor burada, sabah kuş cıvıltılarıyla uyanıyoruz.

4. GÜN

Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)Sabah Şenol ve Aysel güzel bir menemen yapıyorlar bize, çay demleniyor, kahvaltı hazırlanıyor. Çadırları kurduğumuz yerde ağaçlar çok küçük ve masalar güneş altında bu yüzden daha aşağıda kestane ağacının altına yer sofrası kuruyoruz. Menemen ufak bir kaza geçirse de bizden kurtulamıyor.

Keyifli bir kahvaltıdan sonra hemen kampın 100 metre aşağısındaki Mıhlı Çayı’nda yürüyüş yapmak için hazırlanıyoruz. Bu konuda artık deneyimliyiz mayolar giyiliyor. Sık ormanlık bir alanda nazlı nazlı süzülüyor Mıhlı Çayı yer yer küçük göletler oluşturuyor ve biz de derede yürüyor, küçük göletlerde yüzüyoruz. Ihlamurdan kestaneye, karaçamdan meşeye 20’den fazla türde ağaçla kaplı bir alan burası. Mehmet Hoca hemen her ağacı tanıyor ve bilgi veriyor bize. 500-600 metre sonra karşımıza küçük bir şelale çıkıyor. Derviş yine önde ve hemen bu küçük şelalenin altına giriyor, peşinden de biz. Yukarıda gölet gibi bir yerde başkaları da var ama şelaleyle ilgili değiller, yüzüp güneşleniyorlar fakat bizim neşeli çığlıklarımız onların da burayla ilgilenip cesaret bulmalarını sağlıyor. Biz şelaleden hevesimizi alıp yukarıya çıkıp yüzdüğümüzde hepsi şelalenin altına girmeye uğraşıyordu:)

Yüzme ve biraz güneşlenip, ufak bir atıştırmadan sonra derede yürümeye devam ediyoruz. Yolda bulunan küçük yengeci yemeye çalışıyorum :) bu olayı arkadaşlar hemen belgeliyorlar. O kadar sevimli ki ben ona o bana korkusuzca bakıyoruz. Güzel bir arkadaşlık olabilirdi ama veda zamanı yavaşça suya bırakıyorum, hoşcakal dostum.

Yolda Feriha tekrar yüzebileceğimiz 30-40 metrelik bir havuz istiyor ve karşımıza küçük bir havuz çıkıyor. Feriha teşekkür ediyor ve daha büyük bir havuz dileğini tekrarlıyor. Beklememiz gerekmiyor bunun için, tam istediğimiz gibi bir yer karşımıza çıkıyor ikimiz de teşekkür ediyor ve suya giriyoruz. Ben Feriha’dan benim için de bir dilek rica ediyorum. Ne istersin dediğinde de gönlünden ne koparsa diyorum. Bakalım bekliyorum gönlünden kopanı J.

Mehmet Hoca kayalıklara çıkıp atlıyor ardından Adil Bey ve ısrarlara dayanamayan ben atlıyoruz suya. Derviş bu sefer belgeleyici olarak fotoğraflıyor atlayışlarımızı. Aysel elinde fotoğraf makinesi güzel fotoğraflar çekiyor. Hamza ise şeker kanyonunda makinesi su aldığından onun makinesiyle çekim yapıyor. Suya yansıyan ağaçlar, göletin üzerinde dans ediyor, güzel görüntüler oluşturuyorlar suyun rengi ise muhteşem.

Biraz daha yürümek istiyoruz ve karşımıza farklı ağaçlar farklı taş ve kaya yapıları çıkıyor, keyifle yürüyoruz. Mehmet Hoca bir tepeden sesleniyor bizlere bu ağacın adını bilene 10 bira diyerek, Feriha’dan başka bilen yok sandal ağacıymış. Onlar ağacı incelerken Şenol, Aysel ve Hamza minik bir gölcükte yüzüyorlar. Hamza ısrarla çağırıyor beni Kleopatra’nın küvetine, üşüdüğümü söylüyorum ama ısrarlı, direnmiyorum. İyiki de direnmiyorum ne güzeldi o su, o küvet. Feriha ise bu sakin ve huzur dolu yerde yüzüyor.

Bizim aceleci grup Adil Bey ve Derviş’e Şenol, Hamza ve Aysel de katılarak dönüşe geçiyorlar biz ise kelebek fotoğrafları çekiyoruz. Dönmek zor geliyor ayrılmak istemiyoruz. Dönüş yolu sanki başka bir yerden dönüyormuşuz hissi uyandırıyor bizde fark etmediğimiz şeyleri görüyoruz, fotoğraf çekiyoruz ve kampa ulaşıyoruz. Kampta mutfak, tuvalet ve banyo imkânı var. Banyo yapıp üzerimizi değişiyoruz Şenol ve benim dışındakiler Altınoluğa gidiyor biz ise çay demleyip sohbet ediyoruz. Ben çadırımı kuruyorum bu arada, artık çadırda kalma zamanı geldi. Sohbete misafirler geliyor önce 2 yaşlarında yaramaz bir erkek çocuğu, ardından annesi, onların gitmesinden sonra ise günübirlik kampa gelen bir bey sohbet hoşuna gidiyor ardından oğlu geliyor.

Bizimkiler balık almışlar bugün Adil Bey’in doğum günü pastamız da var şarabımız da. Mangalı tesiste yaktırıyoruz, balıkları Adil Bey pişiriyor hep birlikte salatamızı da yapıyor ve uzun güzel bir sofra kuruyoruz.

Derviş telefonundan müziği de açıyor. Güzel bir gece hava güzel ve gökte yıldızlar parlıyor. Kadehlerimizi Adil Bey için kaldırıyor ve nefis çupralarımızı afiyetle yiyoruz.

Şarkı türkü faslına geçiyoruz fakat anlaşılıyor ki hepimiz de ancak birer kıta biliyoruz bu yüzden sık sık Derviş’in telefonuna müracaat ediyoruz. Şenol’un en sevdiği parça “Yola çıktım arıyorum kaybettiğim aşkımı” çok keyifle eşlik ediyor bu parçaya. Onun bu içten hali ve Mehmet Hocanın bu parça ile ilgili yorumları hepimizi çok güldürüyor. Bu parçayı Şenol’un parçası olarak tescilliyoruz ve bir dahaki gezilerde hepimizin repertuarını geliştirmesi konusunda hemfikir oluyoruz.

Adil Bey pastasını iyi dileklerimiz eşliğinde kesiyor. Şaraplar tokuşturuluyor ve gece güzel geçiyor ama artık uyku vakti. Kamp için işletme tarafından istenen ücret hepimize çok geliyor Derviş pazarlık yapıp 140 TL veriyor. Ne de olsa kasamız Derviş ve o da hakkıyla yapıyor bu işi. :)

5. GÜN

Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)Sabah eriyen kaşarı değerlendirmek için kaşarlı omlet yapıyor Şenol bize, sofra yine kestane ağacı altında kuruluyor keyifle çaylar içiliyor ve kamp toplanıyor. Ayrılıyoruz Darı Dere’den, sabah saat 10’da Zeytinli de Alan rehberi Gökhan ile buluşuyoruz. Mehmet Hoca ile daha önceden konuşmuşlar fakat programı çok yoğun ve gezdirmesi gereken turu var, bu yüzden o tur grubuna ekliyor bizi de.

Önce Kaz dağları Milli Parkı Zeytinli Tanıtım Ofisi’nde yöreye özgü bilgileri alıp kısa tanıtım filmini izliyoruz. Mili parka girmek ücretli ve Alan rehberi olmadan girişe izin vermiyorlar. Hep birlikte yola çıkıyoruz 2 büyük cip ve bizim minibüs. İlk durağımız bir çeşme başı buradan yürüyerek yaşını şimdi hatırlayamadığım doğu çınarı (platanus orientalis) görmeye gidiyoruz. Rehberimiz Gökhan bize endemik bitki örtüsü ile ilgili bilgiler veriyor. Daha sonra Şahin deresi kanyonunu yukarıdan görebileceğimiz bir seyir tepesinde duruyoruz burası ile ilgili bilgileri veriyor rehberimiz. Adil Bey, Derviş ve Hamza yaramaz çocuklar gibi tehlikeli olabilecek bir kayanın en ucuna gidip fotoğraf için poz veriyorlar.

Tozlu Mevkiinde suyu buz gibi bir çeşmede mola veriyoruz. Burada da fotoğraflar çekiyoruz. Mor eflatun renkli bir çiçek ilgimizi çekiyor orkide olduğunu söylüyor Gökhan. Sularımızı doldurduktan sonra araçlarla yola devam ediyor ve Sarıkız Türbesine varıyoruz. Burada 200- 300 metrelik bir kısmı yürüyoruz. Türbeden Edremit Körfezi görünüyor hava daha açık olduğunda adalar da görünüyormuş. Bize Sarıkızın hikâyesini anlatıyor rehberimiz, ilgiyle dinliyor ve bir dilekte bulunuyoruz. Dileğimiz olduğunda geri getirmek üzere küçük bir taş alıyoruz. Taşların içinde mika madeni olduğundan çok güzel parlıyor buradaki taşlar. Şenol güzelim tülbendini bağlıyor buraya. Adil Bey ise oldukça büyük bir kaya parçası alıyor. Hayırlısı diyoruz.

Tozlu mevkiindeki çeşmeye tekrar dönüyor ve burada yemek molası veriyoruz. Hafif bir atıştırma ve karpuz kesip yiyoruz. Daha sonra 3-4 km taş bir yoldan yürüyerek asırlık göknar ağaçlarını görmeye gidiyoruz. Burada bulunan bu ağaçlar Fatih Sultan Mehmet zamanında tersanelerde kullanılırmış. Bunları işlemek için de Antalya yöresinden Tahtacılar denilen Yörükler getirilip buraya yerleştirilmişler. Bu Yörükler halen bu bölgede yaşıyorlar. Fotoğraflarımızı çektikten sonra dönüş yine aynı yoldan yapılıyor Aysel yolda dağ çilekleri buluyor hep birlikte topluyor ve afiyetle yiyoruz bu minik çilekleri. Dönüş yolunda Feriha’yla beraber kelebek fotoğrafları çekiyoruz bize hiç kımıldamadan poz veriyorlar bir dalda iki üç tanesi bir arada duruyor. Turun programında başka bir şey yok bu yüzden onlardan ayrılıyoruz.

Sırada Hasan ve Emine’nin hikâyesi var. Hasan boğuldu ve Sütüven Şelalesinin bulunduğu yer çok yakın oraya dönüyoruz. Buraya girişte Milli Park sınırları içinde olduğundan paralı. İçeri giriyoruz fakat pazar günü olması dolayısıyla çok kalabalık. Bizim ekiptekiler dağlarda dolaşmaya sakinliğe ve sessizliğe alışkın insanlar olduğundan burası bize biraz sıkıcı geliyor, üstelik hava sıcak nem fazla. Her tarafta mangal kokuları. Köylü kadınlar tezgâhlarını açmışlar dağ kekikleri zeytinler, yağlar, ballar satıyorlar.

Önce Hasanboğuldu’ya yürüyoruz kalabalık bir grupla burada da kısa bir fotoğraf molası veriyoruz. Daha önce ben buraya gitmiştim ve kaynağa kadar gidip suyumu doldurmuştum ama şimdi suya girmek yasak. Aşağıya Sütüven Şelalesine gidiyoruz. Su çok soğuk Adil Bey şelalenin dibindeki küçük havuza girip yüzüyor. Burada ben de daha önce yüzmüştüm ve suyun dibinde çok büyük alabalıklar vardı hala var mı bilemiyorum. Serinledikten sonra dönmeye karar veriyoruz. Yolda Feriha güneşin altında zincire bağlı köpekler görüyor. Restoran’ın kapsısında bağlı köpeklerden bir tanesi hasta. Derviş ben Feriha içeri girip durumu anlatıyoruz. Hayvanlara iyi bakıldığını söylüyorlar ama yine de kırmayıp bizi, dışarıda güneşte bağlı olan köpeğin yerini değiştiriyorlar. Onları vicdanlarıyla baş başa bırakıp ayrılıyoruz oradan.

Zeytinliye dönüyoruz akşam için alışverişimizi yapıyoruz. Rehberimiz Gökhan kendi köyünde kamp atabileceğimizi söylemişti. Onunla burada tekrar karşılaşıyoruz bizi muhtarın beklediğini söylüyor. Beraber yağ ve bal alabileceğimiz bir dükkâna gidiyoruz bizlere çok yardımcı oluyor teşekkür edip ayrılıyoruz ondan.

Meydanda güzel bir kahvede oturup çaylarımızı içiyoruz. O sırada bir düğün alayıyla karşılaşıyoruz davullu zurnalı geliyor köyün delikanlıları. Ellerinde Türk bayrağı önümüzden geçerken ayağa kalkmayanlara kızıyor gençler kalkıp selamlıyoruz bayrağımızı. Akşam için Şenol ve ben düğüne katılmayı istiyoruz.

Kamp yapacağımız köy Pınarbaşı köyü. Zeytinliye çok yakın sırtını ormanlık alana yaslamış denizi uzaktan seyrediyor, hoş sevimli bir yer. Kamp için muhtar yer gösteriyor. Derviş gördüğü bir çobandan keçi sütü istiyor, hemen getiriyorlar. Çadırlarımızı kuruyoruz. Açız, akşam için Şenol’un getirdiği güveçte, güveç pişiriyoruz yanında domatesli bulgur pilavı, patlıcan biber kızartma, pilaki ve helva ziyafet gibi geçen yemeğin sonunda çaylar iyi geliyor.

6. GÜN

Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)Bu sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra denize girmek istiyoruz daha önce Gökhan’dan Fener Mahallesi’nin iyi olduğunu öğrenmiştik. Güre tarafına dönüyoruz. Fener Plajı güzel sakin bir yer. Deniz biraz dalgalı ama suda olmak hepimizin hoşuna gidiyor. Mehmet Hoca, Derviş ve Feriha’ya dalma dersleri veriyor. Buranın tadını çıkarıyoruz, acıkınca peynirli domatesli pide yiyoruz. Aysel ve Hamza ise tercihini Ayvalık tostundan yana kullanıyorlar. Hep birlikte Adil Bey’in önermiş olduğu Zeus Altarı (sunak) ve Adatepe köyünü görmek üzere hazırlanıyoruz.

Tahtakuşlar Köyü’nde ki özel Etnografya müzesine gidiyoruz önce. Sarıkızın ve kazlarının hikayesini bir de burada simgesel anlamlarıyla dinliyoruz. Güzel ama biraz karışık bulduğumuz müzede en çok ilgimizi de Selim Kudar’ın bu ilginç anlatımları çekiyor.

Zeus Altarı’nda manzara nefis, Edremit Körfezi, Ayvalık civarındaki adalar ve bütün baştan çıkarıcılığıyla Midilli, büyülenmişçesine seyrediyoruz. Dağlardan gelen yaban mersinlerinin, taze kekiklerinin ve adaçayının kokusu Ege’den gelen meltemle harmanlanıyor. Burada ki Altar, Zeus ile Hera’nın aşkına da şahit olmuş. İlyada’da şöyle anlatılır: “Hera, dosdoğru yürüdü Gargaran doruğuna, İda’nın en yüksek tepesiydi bu. Bulutları devşiren Zeus, onu gördü. Görür görmez aşk sardı düşünceli kafasını.” Bu manzarada aşık olan Zeus ve Hera’ya hak vermemek elde değil.

Zeus Altarının merdivenlerinin yanında türbemsi bir yer var. İnsanlar buraya naylon parçaları asmışlar. Eskiden en azından bir kumaş bir bez bağlarlardı böyle yerlere, anlaşılan adaklar da hislerde naylonlaşmış artık ! Sarıkız Türbesi’nde de aynı durum vardı. Şu anda kirlilikten başka bir işe yaramıyor bu naylonlar.

700 metrelik yolu yürüyüp yol kenarında karpuz molası veriyoruz gelip geçenlerin bakışları altında, keyifle yiyoruz nefis karpuzumuzu.

Sırada Adatepe köyü var. Eski bir Rum köyü burası, sit alanı, bu yüzden doğal bozulmamış. Meydanda koca bir çınar, gölgesinden faydalanan insanlar oturmuşlar tahta sandalyelere yudumluyorlar çaylarını. Taş binalar begonviller, daracık sokaklar, yürüyoruz ve çok seviyoruz burayı. Köyün etrafı çam ve zeytin ağaçlarıyla çevrili. Çevrede ki eskimiş yapıları fotoğraflıyoruz.

Zeytinyağı Evi’ne gidiyoruz, birkaç masa ile donanmış çok şirin bir bahçesi var. Bahçede ayrıca zeytinyağı üretiminde kullanılmış çok eski malzemeler de var. Burada bize zeytinyağı sütünün tadımını yaptırıp, nasıl üretim yaptıklarını anlatıyor işletmecileri. Zeytinyağı sütlü Profiterol yiyoruz ama tadını pek başarılı bulmuyoruz. Aşağıya inip köy kahvesine oturuyoruz bizim aceleci ekip :) çoktan yerini almış orada. Şenol taş baskı örtüler almış yeni evi için, güle güle kullanması için iyi dileklerimizi sunuyoruz kendisine, tabi ki bizi davet etmesi koşuluyla :)

Asos’a gidecek vaktimiz kalmadığı için akşam denize girmeye karar veriyoruz ve sabah gittiğimiz Fener Plajına dönüyoruz. Yolda yapım çalışması var bu bizi epeyce bunaltıyor. Denizde yüzüyoruz duşumuzu alıp, Zeytinliden alışverişimizi yapıp Pınarbaşı köyünde ki kamp alanımıza dönüyoruz. Açız ve günlerdir Derviş’in sayıkladığı kısırı yapmaya girişiyoruz. Yanımızda buz gibi biralarımız var, keyifle işe koyuluyoruz. Bu akşam biraz erken yatıyor erkekler, kız kıza sohbet edip çay içiyoruz.

7. GÜN

Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)Sabah 5-6 gibi Hamza, Adil Bey ve Derviş kalkıp civarda yürüyüş yapıyorlar. Onlar gelene kadar biz uyku keyfi yapıyoruz ve çayı demleyip kahvaltımızı hazırlıyoruz. Komşu teyze bahçesinden semizotu veriyor. Diğer komşu ise tarçınlı karanfilli elma reçeli getiriyor sabah kahvaltımız için sevgiyle kabul edip sohbet ediyoruz kendisiyle. O da Ankara’dan geliyormuş ve eski dağcıymış :)

Kahvaltı sonrasında çadırlar sökülüp eşyalar arabaya yerleştiriliyor ayrılmak istemiyoruz buradan. Ciğerlerimizi nefis çam havasıyla doldurup yola çıkıyoruz yeniden.

Hedefimiz Su uçuran Şelalesi daracık yollardan sora sora buluyoruz şelaleyi, epeyce yüksekten akıyor. Çok çeşitli ağaçlar var ve tüm ekip kendini şelalenin altına atıyor. O kadar yüksekten akan su insanın canını biraz acıtıyor ama kimse aldırmıyor buna. Yine çocukça kahkahalar ve çığlıklar eşliğinde serinliyor herkes. Kurumak için seriliyoruz ufak havuzunun kenarına, güneşleniyoruz sohbet edip tadını çıkarıyoruz Su uçuranın.

Mehmet Hoca yine bilgi veriyor ağaçların cinsi hakkında bize. Aysel bol bol fotoğraf çekiyor. Adil Bey ise bir helikopter böceğini havada fotoğraflamaya uğraşıyor herkes keyifli zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz ama dönüş yolundayız artık ve yarın Şenol İle Hamza işbaşı yapacaklar. Toparlanıyoruz yeniden düşüyoruz yollara. Aysel Bursa’da ayrılacak bizden bu yüzden terminale gidiyoruz ve vedalaşıyoruz onunla bir dahaki macerada görüşmek üzere.

İnegöl de köfte molası veriyoruz ama grubun yarısı vejetaryen olduğu ve İnegöl köftecilerinde de başka bir şey olmadığı için pek içimize sinmese de Özdilek’te duruyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi pek hoşumuza gitmiyor yediklerimiz ama fazla da dert etmiyoruz bunu. Çaylarımızı içip yola koyuluyoruz yeniden.

Gece beni evime bıraktıklarında saat 1:30 gibiydi. Giderken Hamza dönüşte de Mehmet Hoca kullandı arabayı. Her ikisine de teşekkür ediyoruz emekleri için. Güzel bir geziydi ekip birbiriyle çok uyumluydu ve her anımız neşeyle geçti. Daha gezilecek, görülecek çok yer var. Yanında anlaştığın, mutlu ve huzurlu olduğun arkadaşlarınla gezmek çok keyifli. İnsanları gerçekten tanımak için bu uzun seyahatler her zaman faydalı. Biz birlikte çok güzel eğlendik gezdik. Aklımızda gönlümüzde güzel anılarla döndük.

Gökten üç elma düşmüş onlar da, bu yazıyı okuyanların payına düşmüş :)

sevgiyle. şerife Arslan

FOTOĞRAFLAR

Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum) Kaz Dağları Günlüğü (Yola çıktım arıyorum)
Facebookta Paylaş
 

Makaleler


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET