Şaka / Sabahattin Ali

Konya Hapishanesi’ne ilk girdiğim gün Cavit Bey’le tanıştım. Beni ihtilattan menederek (sanıkların ya da tutukluların görüşmesini, bir araya gelmesini engelleme) başgardiyanın yattığı odaya kapamışlardı. Gece olunca nöbetçi gardiyan kapımı açarak beni yukarıya, -yüze gelen mahpuslar- koğuşuna götürdü. Gaz lambalarının asılı durduğu duvarların kenarlarındaki minderlere oturarak yavaş yavaş konuşan, mangalları karıştıran, fasulye ayıklayan, Kuran okuyan mahpusların arasından geçerken hepsi süratle yerlerinden kalkıyorlar, -geçmiş olsun beyim!- diye mırıldanıyorlardı.
Gardiyanla beraber ufak bir odaya girdik. Burada dört beş kişi vardı. Kapı açılınca -şırrak!- diye bir tavla kapandı. Fakat oyuncular gelenin köse gardiyan, yani ahbap olduğunu görünce tavlayı telaşsızca bir kenara koydular. Ötekiler duvar kenarında yığılı duran ve üstleri birer halı ile örtülen yataklara yaslanmışlardı. Gözleri yarı kapalı, düşünüyorlar veya düşünmüyorlardı.
Köşede, bir mangalın başında, saçları makine ile kesilmiş, çok zayıf bir adam oturuyor, çay demliyordu. Gözleri küllü ateşte, hafif hafif sallanırken dudakları da kımıldıyor gibiydi.
Yaşı otuz beş sularında olabilirdi. Bizi görünce odadakilerin hepsi ayağa kalktılar: -Geçmiş olsun, buyurun şöyle…- diyerek yer gösterdiler. Kim olduğumu söylemeye hacet yoktu. Hepsi haber almışlardı.Çay demleyen adamın yanına oturduk. Bu adam Cavit Bey’di.

Bu Cavit Bey Adapazarı taraflarında bir yerde muhasebe-i hususiye memuru iken bacanağını vurmuş. Neden vurduğu pek belli değil. Sinirli bir adam olduğu için ihtimal birden bir parlama neticesinde bunu yapmış. Galiba karısını bacanağından kıskanıyormuş. Aradan sekiz sene geçtiği ve Cavit Bey Konya’ya gönderileli ancak altı ay olduğu için işin esasını öğrenmek kolay değildi. Yalnız dışarıda iken pek huysuz, kavgacı, rakıya düşkün olduğunu söyleyenler vardı. O zaman on beş sene vermişler. Karısı ve şimdi on dört yaşlarında olması icap eden bir oğlu, o vakadan sonra kendisiyle bütün alakayı kesmişler.

Cavit Bey bunlardan hiç bahsetmezdi. Hatta onun hapishanenin dışında da yaşamış olduğunu tahmin etmek güçtü. O burada hapishanenin taşlardan, demir parmaklıklardan, candarmaların mavzerlerinden ayrı olan maneviyatını, ruhunu yaşatıyordu.Doğrudan doğruya hapishanenin manevi tarafıydı.

İlk günlerde bana başucundaki rafımsı yerden aldığı el yazması bir kitaptan Tur Dağı’na (Musa Peygamber’in Tanrı’yla karşılaştığı dağ), Hallac-ı Mansur’a (asılarak öldürülen (M.S. 922) bir mufasavvıf), Münkir, Nekir’e (ölümden sonra insanları sorguya çekeceklerine inanılan iki melek) dair yerler okurdu. Kitabın koyu vişneçürüğü ile kahverengi arasındaki meşin cildi kurt yeniği içinde ve dökülmek üzere idi. Kabın iç sayfalarında acemi yazılar, içi esrarlı çizgilerle dolu daireler, vezni bozuk beyitler vardı.

Onun eski hayatı hakkında duyulanlara inanmak güçtü. Akşamları az ateşli mangalın başında hafif hafif sallanan, gayet yavaş sesle konuşan, kendisine bir şey söylendiği zaman ilkönce anlamayarak insanın yüzüne saf bir gülümseme ile bakan, sonra bir cevap verebilmek için gözlerinin kenarını buruşturup alnını gererek kendini zorlayan bu adamı başka türlü, mesela rakı masası başında tasavvur etmek elden gelmiyordu.

Mahpuslar yalnız paralılara ve zorbalara itibar ettikleri halde Cavit Bey’e merhametle karışık bir hürmetleri vardı. Bazan istidalarını ona yazdırıp beş on kuruş verirlerdi. Hiçbir yerden on parası gelmeyen ve devletin verdiği bir tayına kalan bu adama hali vakti yerinde mahkumlar para, erzak vererek yardım ederlerdi.

Bu da onlara, akşamları gene o hafif sesiyle dini ve mistik dersler verirdi. Ve onlar bu karmakarışık ve içine Arapça cümleler serpiştirilmiş sözleri hiçbir şey anlamadan derin bir alaka ile dinlerlerdi.

Cavit Bey de söylediklerini pek anlamış değildi. Birçok birbirine benzeyen ve birbirine zıt bilgiler ve fikirler kafasında, tıpkı, hafif rüzgarlı bir havaya serpilmiş kuş tüyleri gibi, uçuşup duruyorlardı. Bu, onlardan hangisini yakalayabilirse, eline hangisi gelir, yüzüne hangisi sürünüp geçerse onu söylüyordu.
Bunun için kendisiyle konuşmak zor, sözlerini anlamak imkansızdı.
Birçok grameri düzgün cümleler ağzından yavaş yavaş dökülür, fakat bu cümleler, hatta bu cümlelerin içindeki kelimeler birbirine manaca bağlanamazdı.

Bir gün doğduğum günü sordu. İçi takvim gibi çizgiler, münhani (eğri) işaretlerle dolu bir defteri karıştırdı; zayiçeme (Yıldızların belli zamandaki yerlerini, durumlarını gösteren cetvel) baktı ve bana burcumu ve huylarımı söyledi. Bu günde doğanlar halim selim ve felaketleri hafif ve devamsız olur, dedi. (Birinci noktayı bilmem fakat ikincide galiba yanılıyordu.) Ben, felaket içinde olan her adam gibi, kolay inanır olmuştum. Beraat edeceksin diye verdiği teminatı dinliyor ve ümitlere düşüyordum.
Mahkum olduktan sonra da evrakımın temyizden bozuk geleceğini rüyalarımı tabir ederek, haber verirdi.

Cavit Bey asıl Havzalı idi. Galiba oralarda akrabaları da vardı. Konya gibi gurbet elde hapislik ona çok ağır geliyordu.
İstida vererek Samsun Hapishanesi’ne naklini istemişti. İstidasında sıhhi vaziyetini öne sürdüğü için hastaneye, heyet muayenesine gönderildi. Ondan sonra heyecan içinde neticeyi beklemeye başladı. Ve ben bu günlerde ömrümün en büyük münasebetsizliğini yaptım.

Hapishanenin hareketsizliği, vukuatsızlığı, yeknesaklığı içinde hayatın ufak hadiseleri bile o kadar ehemmiyet alır, o kadar büyür ki, mesela mahpusların bir köpeğinin ölmesi insan ruhları üzerinde, dışarda iken ancak bir yangının, bir zelzelenin yapabileceği tesiri bırakır. Bir akşam komşu koğuşa gitmek için gardiyanlardan izin istemek, açıktaki bir memurun devletten iş istemesi kadar mühim bir şeydir. Çok küçük başlayan bir vaka bile, her türlü meşguliyetten uzaklaştırılmış ve ufak bir odaya hapsedilmiş olan bu kafalarda yavaş yavaş büyür, bir ehemmiyet alır, hatta bir zaman için hayatın tek hedefi olur.

Sonra bir hapishaneden ötekine gönderilmek dışardan bakınca ehemmiyetsiz, hatta kelepçeli yolculuğun zorlukları düşünülünce, fena gibi görünürse de, bildik yerler, tanıdık muhitler hiçbir yerde hapishanede olduğu kadar şiddetle aranılmaz. Görüşme günleri kapıya kimsesi gelmeyenler, mahkumlar arasında en zavallı sayılırlar. Bunun için gurbet hapishanesine düşenler hep memleketlerine nakil için uğraşırlar.

Ben bunları o zaman bilmediğim, düşünmediğim için Cavit Bey’in bu nakil işine bu kadar ehemmiyet verişini gülünç buluyordum. Samsun da hapishane, burası da hapishaneydi.
Bunun için ufak bir şaka yaparak hep beraber biraz gülmekte bir fenalık görmedim.

Cavit Bey’in, hastanedeki rapor işini, bir hafta kadar evvel tahliye edilmiş bir malmüdürü takip ediyordu. İki üç günde bir kapıya gelerek havadis verir, hakikatte bir hiçten ibaret olan bu havadisler Cavit Bey’i o gece uykudan mahrum ederdi.

Bir gün, akşamüstü bu malmüdürünün ağzından bir tezkere yazdım: -Vakit geç olduğu için sizi göremedim, sıhhatiniz yalnız naklinize değil, cezanızın teciline sebep olacak kadar sarsılmış göründüğünden heyeti sıhhiye (sağlık kurulu) tahliyeniz hakkında rapor yazıyor. Müteessir olmayınız. Çıktıktan sonra nasıl olsa kesbi afiyet (sağlığını kazanma) edersiniz!- dedim. Bu ufak kağıdı o gün izinden gelen bir gardiyana vererek kendine gönderdim, kağıdı dışarda malmüdüründen aldığını söylemesini de tembih ettim… Bu işten birkaç mahkumun daha haberi vardı. Gardiyan gülerek tezkereyi aldı ve yukarı götürdü.

Nedense o anda Cavit Bey’in bu şakaya inanıvermesi ihtimalini düşündüm ve yaptığıma birdenbire pişman oldum…

Cavit Bey sahiden inandı. Yukarıdan kıs kıs gülerek inen mahkumlardan biri, onun, elinde tezkere ile odadan odaya koştuğunu, herkese müjde verdiğini söyledi.

İçim cız dedi; ne yapacağımı bilemeyerek şaşırdım kaldım. Herkes katıla katıla gülüyordu. Ben gitgide daha azaplı bir nedamet içine düşüyordum. Nihayet işi düzeltmek için koşarak yukarı çıktım. Tam merdiven başında kendisi ile karşılaştım.
Beni kolumdan tuttu, sesi titreyerek:

-Çıkıyorum!- dedi ve tezkereyi uzattı.

Aldım. Okuyormuş gibi yaptım. Sonra kaşlarımı çatarak:

-Ama niçin seviniyorsunuz? Hasta olduğunuzu yazıyor!- dedim.

Bu ehemmiyetsiz şey üzerinde durduğuma şaşıyormuş gibi yüzüme baktı:

-Bir kere çıkayım da, sonrası kolay. Ölsem ne olur?- dedi.
Benim sözlerimi dinlemeden, heyecanla, fakat gene o yavaş sesiyle anlatmaya devam etti:

-Ben zaten bunu dün akşam gördüm. Havza’daki evde oturuyormuşuz, ablamın küçük bir oğlu vardı, pek severdim, altı yaşında iken ölmüştü. O geldi kolumdan tuttu: ‘Gel dayı bahçeye çıkalım!’ dedi. İşte bak… Çıkıyorum!-

Kolumu bıraktı, ufak adımlarla koşarak gitti.

Ona bu coşkunluğu, bu hudutsuz saadeti içinde hakikati söyleyebilecek cesareti kendimde bulamadım.

Cavit Bey, bütün koğuşa, çıkınca nerelere gideceğini, nasıl iş tutacağını anlatıyordu. O zamana kadar hiç ağzına almadığı halde bu akşam birdenbire karısından ve çocuğundan bahsetmeye de başlamıştı. Oğlu için -Büyümüştür kerata…- diyor ve karısının ismini söylemeyerek sadece -bizimki- diyordu. Ve bu -bizimki-, bütün mülkiyetiyle -benimki!- demek istiyordu. Etrafındakilerin yüzündeki alayı fark etmeyecek kadar kendini hülyalarına kaptırmıştı…

Herkes yattıktan sonra da Cavit Bey’in sabahlara kadar Kuran okuduğunu; dualar ettiğini, hatta uzun uzun ağladığını ertesi sabah mahkumlardan duydum.

Ömrümün en acı saatlerini yaşadım.

Öğleye doğru Cavit Bey işi sezer gibi oldu. Birkaç mahkumun pek açık alayları onun kulağını bükmüştü. Acı hakikatin tesiri, saadetindeki kadar büyük oldu. Yıldırım çarpmış gibi bahçedeki kütüklerden birinin dibine çöktü. Sonra kalktı, sarhoş gibi sallanarak yukarıya, odasına çıktı. Hiç kimse yanına gitmeye cesaret edemiyordu. Felaket, nedense, başkalarında olduğu zaman bile bizi yanından kaçırıyor.

Cavit Bey iki üç gün kendini toparlayamadı. Benim için:
-Ondan böyle şey beklemezdim!- dediğini haber aldım, fakat kendimde gidip özür dileyecek kuvveti bile bulamadım.

Bu hikaye burada biter: Fakat ben, bununla münasebeti olan başka bir vakayı da şuracığa koymaktan kendimi alamıyorum:

Rapor şakasından bir hafta kadar sonra hapishane müdürlüğüne benim hakkımda bir kağıt geldi:

-İstanbul müddeiumumiliğine teslim edilmek üzere candarmaya teslimi- deniliyordu.

Sevindim. İstanbul ne kadar olsa daha alışkın olduğum bir yerdi. Arkadaşlarım çoktu. Gelenim, gidenim fazla olurdu.
Gerçi Konya’da da yalnız değildim, fakat bu nakil bir değişiklikti ve bana fena gelmedi. Hemen eşyalarımı topladım. Kitaplarımı bir sandığa yerleştirdim, vakit geç olduğu için herhalde yarın gidecektim. O akşam koğuş koğuş dolaşarak tanıdıklara, tanımadıklara: -Hoşça kalın, Allah kurtarsın!..- dedim. Cavit Bey’in odasına gittiğim zaman o hemen yerinden kalktı ve yanıma gelerek elimi sıktı, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başladı. Dargın ayrılmak istememişti. Bir müddet beraber oturduk.
Kendisi İstanbul Hapishanesi’nden buraya geldiği için oradaki bazı nüfuzlu mahpuslara tavsiyeler yazdı, biraz serbest olmak, rahat edebilmek için lazım olan hususi malumatı verdi.

Ertesi gün akşama doğru candarmalar nizamiye kapısına geldiler. Ben kitap sandığımı evvelce yollamıştım. Kolumda paltomla bahçedeki mahpusların arasından geçtim. Fakirler yavaşça yanıma sokularak beş on kuruş istiyorlardı. Hepsine biraz bir şey uzattım. Ancak tahliye edilenlerin yaptıkları bu cömertlik bana onlarınkine benzer tatlı bir zevk veriyordu. En sonra Cavit Bey’i gördüm. Tekrar elimi sıktı ve ben ona da iki lira verdim… Tahliye edilen mahkumların birçoğu gibi…

Fakat ben tahliye edilmiyordum. Ve trene bindikten sonra candarmanın elindeki sevk kağıdına bakınca gördüm ki, İstanbul müddeiumumiliğine, Sinop Hapishanesi’ne gönderilmek üzere teslim edilecektim. Bunu okuyunca çöker gibi oldum. Bir deniz kenarında yapyalnız duran bir hapishane gözlerimde canlandı ve içinde bir tek bile tanıdığım olmayan o yalı şehrini düşündüm… -Gurbet hapishanesi!- dedim…

Zorlukları, azapları anlatmakla tükenmeyecek bir yolculuktan sonra Sinop’a geldim… Hapishane ve şehir o kadar fena görünmedi bana… Mahpus her şeye çabuk alışır, mahpus kalender olur…

Fakat geldiğimden on gün kadar sonra Konya’dan aldığım bir mektup beni hem güldürdü, hem de uzun uzun düşüncelere daldırdı.

Mektup Cavit Bey’dendi. İstanbul’a değil Sinop’a gönderildiğimi öğrenince bütün arkadaşların çok üzüldüklerini söylüyor ve şöyle devam ediyordu:

-Kardeşim, size yaptığım büyük fenalığı vicdanıma mazur gösterebilmek için beni affettiğinizi söylemeniz lazım. Size karşı olan hatam büyüktür. Bir müddet için hiddetime yenilmiş, bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah’a dua ederek: ‘O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!..’ demiştim.
Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi… Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız!..-

Şaka / Sabahattin Ali
Ekim 1935

Facebookta Paylaş
 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile


Angora Sanat
ANGORA SANAT Türkiye'nin Kültür, Sanat ve Yaşam Portalı - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
Web Tasarım Web Hosting Ankara : GLOBALNET